
YAĞMURDAN KAÇARKEN
Doğu Karadeniz bölgesinde insanlar çay bahçelerini yapmaya yeni başlamışlardı. Kimileri öncelikle ormanlık veya çalılık olan alanları çapayla sökerek tarla haline getirdikten sonra, oralara çay tohumu ekiyorlardı. Ayrıca verimsiz olan tarlalarını ve daha sonraları da hemen hemen bütün tarlaları çay bahçesi yapmışlardı.
Tombul Ali’nin babası da çay bahçesi yapmak için bir kısım çalılıkları çapayla söküyordu. Tombul’un ağabeyi ve ablası da babalarına yardım etmek için onunla giderlerdi. Tombul Ali de ara sıra giderek onları seyrederdi.
Bu çay bahçeleri, yaz kış demeden büyük eziyetler yapılıyordu. Bahçelere ekilen çay tohumları, ilk yıl küçük fideleri halinde topraktan çıkar ve dört beş yıldan sonra verimli çay bitkisi haline gelir.
Önceleri yeşil çay filizleri elle toplanırdı. Bahçelerin sayısı artıp geliştikçe çay toplama işi de zorlaşmıştı. Elle çay toplamakla bu iş olacak gibi değildi. İşte bunun için çay kesme makası icat edilmişti. Artık elle çay toplama işi bitmiş, makasla çay toplama işi başlamıştı. Çay kesme makası, yöre insanına çok büyük kolaylık sağlamıştı.
İşte bu çay bahçelerinden makasla kesilerek toplanan yeşil çay filizleri fabrikalarda işlenerek içtiğimiz çay üretilmektedir.
Yaklaşık olarak, mayıs ayından başlayarak eylül ayına kadar uzayan çay toplama dönemine “yaş çay kampanyası” denir. Bu dönemde, üç kez yeşil çay toplanır.
Havaların sıcak ve yağışlı gitmesiyle, dördüncü kez çay toplama işi olabilir. Çay bitkisi için yağmur kadar güneş de gereklidir. Çünkü çay bitkisinin güneşten aldığı çeşitli maddeler vardır.
Çay kampanyası döneminde insanlar hiç durmadan çalışırlar. Oturup rahatça yemek bile yiyemez, yeterince uyku bile uyuyamazlar. Çay filizleri tazeliğini yitirip sertleşince, yağmurlu havalarda bile çay toplama işi devam eder. Çünkü insanlar sertleşen çay filizlerini atamazlar. İnsanlar perişan olur, huzur diye bir şey olmaz o zaman. Yani çay içerken alınan keyif, üretim safhasında yoktur.
Tombul Ali’nin anne ve babası çay toplamaya gidecekleri için, o gün anneleri çok erken kalkıp, kahvaltıyı hazırlayarak çocuklara,
“Haydin! Kahvaltı hazır! Kalkın bakalım çocuklar,” diye seslendi.
Bütün çocuklar kalkıp giyinerek yüzlerini yıkadılar. Sonra gidip sofranın etrafına dizildiler. Kahvaltı biter bitmez, Tombul Ali annesine sordu,
“Anne! Bşrhan’la ben çay bahçesine gelecek miyiz?”
Annesi,
“Henüz küçük olduğunuz için çay toplayacak durumda değilsiniz, ama sizi de götüreceğiz. Çünkü işimiz akşama kadar bitmez, evde yalnız duramazsınız,” dedi.
Tombul Ali ve Birhan, öay bahçesine gidecekleri için çok sevinmişlerdi. Çünkü çay bahçesinin karşısındaki ormanlık alanda, akşama doğru etrafta zıplayan tavla karı seyredeceklerdi. Tombul Ali, Bşrhan’a bakıp gülümsedi ve annesine,
“Sağ ol anne! Çok sevindim,” dedi.
İki kardeş daha şimdiden ormanlık alanda görecekleri tavşanlar hayal etmeye başlamışlardı. Birhan heyecanla,
“Teşekkür ederim anneciğim!” dedi.
Anneleri hazırlanarak:
“Çocuklar! Toparlanın bakalım, artık gideceğiz,” dedi ve az sonra yola koyuldular.
Çay bahçesine giden yol çok yokuş ve de uzundu. Güneş henüz doğmamış ama Tombul Ali ve Birhan daha yolun yarısını girmeden çok yorulmuşlardı.
Sonunda yorgun argın çay bahçesine vardılar. Tombul derin bir nefes alarak,
“Çok şükür geldik,” dedi.
Çay bahçesinin orta yerinde bir karayemişin ağacı vardı. Annesi o ağacı göstererek,
“Az sonra güneş doğacak, gidip şu karayemiş ağacının altında serin yerde oturun, yoksa güneş başınıza girer,” dedi.
Tombul Ali Birhan’ın elinden tuttu, karayemişin ağacının dibine giderek oturdular. Ailenin diğer bireykerş de çay toplamaya başladı. Güneş göz kıroarcasına dağların arasından yavaş yavaş gökyüzüne doğru yükseliyordu. Karayemişin meyveleri, henüz olgunlaşmamış dalında yemyeşil, salkım salkım duruyordu.
Tombul ve Birhan, karşı taraftaki çalılığa bakarak, tavşanların yuvadan çıkacağı zamanı bekliyorlardı. Az sonra beklemekten sıkılan Tombul Ali,
“Amma da sıkıldım ha!” deyince Birhan,
“Tavşanlar bir daha akşama doğru yuvadan çıkar, biraz sabırlı ol bakalım,” dedi.
Tombul Ali,
“Biliyorum! Biliyorum da, bu gün içim pek rahat değil, biraz huzursuzum,” dedi.
Az sonra gökyüzü birden bulutlarla kaplandı gök gğrlemeye ve şimşek çakmağa başladı. Peşinden öyle bir yağmur yağdı ki, eve kaçacak zaman kalmadı. Tombul, Birhan ve ailesi, büyük bir telaşla toparlanıp eve gitmeye çalışıyorlardı. O an gökten oluk gibi yağmur yağıyordu. Hepsi baştan ayağa su içinde kaldılar. Tombul ve Birhan o kadar korkmuşlardı ki, çeneleri zangır zangır titriyordu. Sonunda bir şekil toparlanarak kaçmaya başladılar. Anneleri çocuklara,
“çocuklar! Çok dikkatli olun, sakın düşmeyin! Yolun ortasından yürüyün! Ağaçların dibinden gitmeyin, ağaçlar yıldırımı çeker! Allah korusun,” diye bağırarak söylendi.
Tombul ve Birhan’ın korkusu
doruğa çıkmıştı. İki kardeş birden,
“Tamam Anne! ” dediler.
O anda çay bahçelerinde çay toplamakta olan diğer insanlar da kaçmaya başlamıştı. Tombul Ali ve ailesinin bulunduğu yerden, birkaç yüz metre aşağıdan akan Gelincik deresinin sesi birden çok şiddetli olarak duyuldu. Etraftaki diğer insanlar hem kaçıyor hem de söyleniyordu:
“dere çok fazla taşmış! Balık avlayan iki kişi taşkın sulara kapılıp boğulmuş,” diye sesler duyuluyordu.
İnsanlar, korku ve merak içinde,
“Acaba kimler derede balık avlıyordu?” diye birbirlerine soruyordu.
Tombul Ali’nin annesi de,
“Bu söylenenler inşallah yanlıştır! Allah korusun! Yoksa çok feci bir durum,” deyip korku ve üzüntüsünü ifade etmişti.
Tombul ve ailesinin üstleri başları hep su içerisinde eve vardılar. Ellerinde ne varsa hepsini kapıdan içeri koyar koymaz doğru dere kenarına gittiler. Bir de baktılar ki derenin ortasında büyük bir kayanın üzerinde duranlardan birisi Tombul’un amcası Hüseyin, diğeri komşu çocuğu Hasan’dı. Topbul, ailesi ve diğerleri ikisini de sağ salim görünce çok sevindiler. O an herkes çok mutluydu ve hepsi birden,
“Oh be! Çok şükür! Onlara bir şey olmamış, kurtuldular işte,” diyerek rahatlamışlardı.
Dere çok fazla taşımıştı, sularla sürüklenen taşların çıkartmış olduğu sesler çok uzaklardan bile duyuluyordu.
Dere, araba yolunun bel on metre aşağısında akıyordu. Yok kenarı insanlarla doluydu. Olanı biteni merakla izlerken, hiç durmadan birbirleriyle konuşuyorlardı.
Az sonra Ahmet adındaki komşu, elinde kalın bir iple çıkageldi. Yoldaki insanlardan iki kişi yanına çağırarak dere kenarına indi. Kayanın üzerinde mahsur kalan Hüseyin ve Hasan’a bağırarak:
“Hiç korkmayın! Sizi kurtaracağım! Şimdi size ip atıyorum, yakalayın ve biriniz beline sıkıca bağlasın. Sizi birer birer yanımıza çekeceğiz,” diyerek ipi kayanın üzerine doğru fırlattı. Boğulma korkusuyla bekleyen Hüseyin ve Hasan ipi yakalar yakalama yüzleri güldü,” kurtulduk”diye sevinç çığlıkları attılar. Önce Hüseyin ipi beline bağlayarak seslendi,
“Ahmet amca tamam! Artık beni çekebilirsiniz! Dediğin gibi ipi belime bağladım,”diye bağırdı.
Ahmet ve oradaki iki kişi, büyük bir heyecanla ipi çekerek, önce Hüseyin’i, peşinden de Hasan’ı kurtardılar. İki arkadaş önce, Ahmet amcanın elini alıp öperek, ona minnet duygularını belirtmiş oldular. Sonra hep birlikte yola çıktılar.
Hüseyin ve Hasan, yoldaki insanlar tarafından kahramanlar gibi karşılandı, önce kendi aileleriyle kucahlaşıp öpüştüler. Sonra oradaki diğer insanlarla bir bir kucaklaştılar. Artık herkes onlara,
“Çok korktuk! İyi ki size bir şey olmadı, yoksa ne yapardık,” dediler.
Hüseyin ve Hasan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlıkla,
“Sağ olun! Var olun! Eksik olmayın, siz çok iyi komşularını, hakkınız ödenmez,” diyerek sevgilerini anlatmaya çalıştılar. Oradaki insanlar da,
“Ne demek! Komşuluk görevi bu,” diye cevap verdiler.
Artık korku, panik, heyecan geçmiş, herkes coşkuyla ve mutlu olarak evine dönmüştü.
“Yağmurdan kaçarken doluya yakalandık” derler ya, işte öyle bir şey.
Orhan Özben
TOMBUL ALİ’NİN MACERALARI çocuk öyküleri serinin “Yağmurdan Kaçarken” adlı kitabımın ilk öyküsü…
Oxuyun >> Gözündə tük var