Anadolu’da Bir Türk Kavmi: Hurriler Mezopotamya ‘da büyük bir imparatorluk vücuda getiren Sami kökenli Akkadların vesikalarından öğrenildiğine göre, M.Ö. 3. binyılın sonlarında Mardin merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Kuzey Mezopotamya ‘daki Musul ve Kerkük dolaylarında Hurriler adıyla anılan bir kavim oturuyordu.
Hurri dili üzerinde yapılan filolojik tetkikler,bu kavmin dilinin Asya kökenli dillerden olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca bu dilin, M.Ö. 9-6. yüzyıllar arasında Anadolu’nun doğusunda güçlü bir devlet kuran Urartu kavminin diline benzediği, bir başka deyişle M.Ö. 1. binyılda karşımıza çıkan Urartularla M.Ö. 3. binyıl Akkad metinlerinden tanıdığımız Hurrilerin akraba oldukları tespit edilmiştir.
Hurri-haritaDemek oluyor ki, M.Ö. 3. binyıl Anadolu kavimlerinden biri de, Güneydoğu Anadolu’da oturan ve daha sonraları Kuzey Mezopotamya ve Kuzey Suriye’ye kadar sirayet eden Hurrilerdi. Ancak, Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan arkeolojik kazılar ve yüzey araştırmaları neticesinde ele geçirilen buluntulardan, M.Ö. 6000-5000 yılları arasına tarihlenen Neolitik devir kültürü ile M.Ö. 5000-3000 yılları arasına yerleştirilen Kalkolitik devir kültürünün de Hurrilere ait olduğu anlaşılmıştır. Hatta, M.Ö. 3. binyıla tarihlenen Eski Tunç Çağı kültürü ile Kalkolitik ve Neolitik devir kültürleri arasında hiçbir kopukluğun olmadığı tespit edilmiştir. Bu da bize gösteriyor ki, arkeolojik buluntulara göre hüküm vermek gerekirse, Doğu Anadolu Bölgesindeki Hurri kültürünün kökleri, günümüzden 8000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bir başka ifade ile Proto-Türk kavimlerinden biri olarak kabul ettiğimiz Hurriler, Anadolu’nun en eski sahiplerinden biridir.
Yazılı belgelere göre, M.Ö. 3. binyılın 2. yarısından itibaren tarih sahnesine çıkan, fakat arkeolojik buluntulara göre, Doğu Anadolu Neolitik ve Kalkolitik kültürlerinin de sahibi olan Hurriler, M.Ö. 2. binyıl Ön Asya tarihinde de ônemli roller oynamışlardır.
Gerçekten, yazılı kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla, özellikle M.Ö. 18. yüzyıldan itibaren birtakım Hurri memleketlerinden söz edilmektedir. Bunlardan birisi, asıl Hurri devletinin bulunduğu bölgedir ki, burası Van Gölü ‘nden itibaren Kızılırmak ve Yeşilırmak‘ın Karadeniz’e döküldüğü yerlere kadar uzanan ülkedir.
Geniş manada Hurri ülkeleri sahası; kuzeyde Kafkaslardan güneyde Suriye ve Yukarı Mezopotamyaya, batıda Toroslardan doğuda Zağros dağlarının ötesindeki Urmiye Gölüne kadar uzanıyordu. Burası ôyle bir sahadır ki, sözü edilen devirde, arkeolojinin tespitine göre, Sümer ve Babil kültürü dışında tamamıyla yeni ve homojen bir yapı arz etmektedir. Ancak bu dağlık sahalarda henüz yeterli derecelerde araştırmalar yapılmamış olduğundan, yazılı belgeler çok azdır. Bununla beraber, M.Ö. 2. binyılın ilk yarısında Hurrilerin merkezi bölgesinin Van Gölü sahası olduğu anlaşılmaktadır.
M.Ö. 1950-1750 yılları arasına tarihlenen Kültepe Çağı ( Asur Ticaret Kolonileri Devri ) metinlerinde az miktarda Hurri şahıs isimlerine rastlanıldığı gibi, Orta Fırat Bölgesindeki Mari arşivinde de Hurca dini tabletler bulunmustur. Bu sonuncular, Hammurabi devrine ( M.Ö. 1728-1686 ) aittirler. Diclenin doğusunda, Kerkük yöresindeki Arrapha-Nuzi metinlerinde Hurri şahıs adlarına, Tel Açana ‘da ( Hatay bölgesi ) yapılan kazılarda da Hurri sanat eserlerine rastlanmıştır. M.Ö. 2. binyılın ortalarında Hitit vesikalarında “Kizzuwatna” olarak gösterilen Doğu Kilikya‘ da da (Çukurova ve Amik Ovası), Hurrilerin hakim bir rol oynadıkları anlaşılmaktadır.
Belgelerden öğrenildiğine göre, Eski Ön Asya ‘daki Hurri-Mitanni Devleti ‘nin sınırları doğuda Kerkük ‘ten batıda Akdenize kadar uzanmaktaydı. M.Ö. 1550-1350 yılları arasında Ön Asyanın en kudretli devletlerinden biri olan Hurri-Mitanni Devleti ‘nin başkenti, bugünkü Urfa-Ceylanpınarı ile idantifiye edilen Vaşşugani şehri idi.
Eski ve Orta Hitit devletleri zamanında ( M.1700-1450) Güneydoğu Anadoluda yer almış olan Hurriler, I. Hattuşili’nin batıya sefer yaptığı bir sırada başkent Hattuşaş dışında kalan bütün Hitit ülkesini işgal etmek suretiyle büyük bir askeri ve siyasi üstünlük göstermişlerdir. Fakat şunu belirtmek lazımdır ki, Hurrilerin kültürü, özellikle dini inançları, Hititleri çok etkilemiştir.
Hattuşaş kazılarında ortaya çıkarılan bazı dini metinlerin Hurri diliyle yazılmış oldukları görülmüştür. Hititler pekçok Hurri tanrısını benimseyip kabul ettikleri gibi, bazı Hitit kralları da Hititçe adlarının yanı sıra Hurrice isimler de almışlardır. Örneğin Hititler, Hurrilerin baştanrısı Teşup ve onun eşi Hepat ‘ın adlarını Hurri dilindeki biçimleriyle kullanıyorlardı. Hurri kökenli Kumarbi Efsanesi ve diğer birçok efsane ve destanlar, Hitit mitolojisi ve edebiyatına girerek, kültürel alanda geniş ve derin tesirler yapmıştır. Nitekim dini tesirler altında bir kısım Hitit kral ve kraliçelerinin Hurrice isimler taşımış olmaları, bu hususun en kuvvetli delilleri olsa gerektir.
M.Ö. 2. bin yılın ortalarında Hurri-Mitanni Devleti, Eski Ön Asya ‘nın en kuvvetli siyasi güçlerinden biri iken, şuppiluliuma ‘nın seferleriyle kudretini kaybederek, Hititlere bağlı ve Asur ‘a karşı tampon bir ülke haline getirilmiştir. M.Ö. 1200 lerde cereyan eden Ege Göçleri neticesinde ise hem Hitit İmparatorluğu, hem de Mitanni Devleti, tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Fakat bu, Hurrilerin etnik olarak Anadolu?dan tamamen silindiklerine işaret etmez. Tam tersine onlar, M.Ö. 1. binyılda Van Gölü ve civarında Urartular adıyla tekrar karşımıza çıkacaklardır.
Bu yazı Prof.Dr. Ekrem Memiş’in, Türkler Ansiklopedisi Cilt 1’de yayınlanan “Anadolu’da Türklerin Varlığı Tartışmaları” başlıklı makalesinden alınmıştır.
ETRÜSK HAMAMI’NDA Binlerce yıllık, tamamen paslanmış aynanın arkasında, çizgileri yine kabartmalı olarak bildiğim 4 figür var.
İkisi erkek, ikisi kadın.
Sağdaki iri yarı adam, yerde oturan bir adamın başına güzel bir vazodan su döküyor. Önünde, vücudunu ovuşturan güzel, çıplak bir kadınla konuşuyor. Kadın, günümüzde çok moda olan kilden yapılmış emaye su sehpasına yaslanmış, adamı dikkatle dinliyor.
Soldaki figür, uzun saçlarını yıkayan başka bir kadına benziyor.
Aynadan ayrı olarak, büyük bir zorlukla restore edebildiğim 3 kelimeyi sağ tarafa veriyorum. Aynada çizilen yeri bir okla gösteriyorum – yazı aynada kendi yönünde. Yukarıda, beyaz çerçevede aynı yazının 90 derece sola döndürülmüş bir versiyonu var. Bu, okunmasını kolaylaştırmak için. Soldan sağa, bu kelimeler bin bir utançla okunabilir:
KELP FOSDANA U
Eksik iki “A” ünlüsü yerine konulduğunda metin şöyle açılır.
KEL[A]P FOSD[A]NA U
KELAP – Türkçe sözlükte SUDAN KORKUMAK anlamına gelir.
FOSDANA – utanmak, mahcup olmak, şaşkına dönmek, heyecanlanmak, kaygılanmak, mahcup olmak fiillerini içeren FOSLAMA kelimesinden gelir.
Sketçte, konuşma hamama getirdiği bir arkadaşı hakkındadır. Kadının başına su döken adam, karşısındaki kadına şöyle der:
KELAP, FOSDANA O.
Yani,
Hem sudan korkuyor hem de suyu sevmiyor; ve aynı zamanda heyecanlanıyor, mahcup oluyor ve sizin yanınızda mahcup oluyor.
Başını yere koyarak yıkanan adamın utancı açıkça hissediliyor.
Etrüsklerde yoğun ve samimi sahnelere sıklıkla rastlanır.
Görünüşe göre, kadın ve erkeklerin birlikte hamama gitmesi de bir gelenekti.
Hun Türkleri döneminden günümüze ulaşan 1500 yıllık saz
Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu.
Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi acısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olması.
Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insanı mest eder” denilmektedir.
Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir.
V. Yüzyıla ait olduğu tahmin edilen sazın günümüzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala çalınıp söylenen iki telli saz “dombıraya çok benzemektedir.
En eski Türk sazının bulunduğu yer: Altay dağlarının Moğolistan sırtında uzanan ve Jargalant-Hayrhan olarak adlandırılan kısmında “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Mağara Taş” denilen bir mağarada bulunmuştur.
2008 senesinde ilk defa bu mağarayı N. Dandar isimli bir çoban keşfetmiştir.
Bu sazların en V. yüzyılda yapılmış en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulunarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır.
TÜRKLERDE KAFATASINDAN İÇKİ İÇME GELENEĞİ Eski Türklerde “Kadeh-Kafa” Ritüeli: Zaferin Sembolü ve Güç Aktarımı Eski Türk ve bazı göçebe bozkır kültürlerinde düşman kafatasının kadeh olarak kullanılması, genel bir içki geleneği olmaktan ziyade, büyük bir zafer ritüeli ve güç gösterisi olarak kabul edilen istisnai bir uygulamaydı.
Bu ritüelin temelinde, öldürülen düşmanın ruhunu ve gücünü ele geçirme inancı yatıyordu. Türklerin tüm yaşamına yayılmış sürekli bir kültürel pratik olmamasına rağmen, tarihin belirli dönemlerinde ve önemli siyasi olaylarda güçlü bir simgesel değere sahip olmuştur.
Tarihi Kaynaklarda İzleri Bu uygulamaya dair en eski ve kesin bilgiler, genellikle Çin, Bizans ve Rus yıllıklarında yer almaktadır. Bu kaynaklar, özellikle Hunlar ve Batı’ya göç eden diğer Türk topluluklarının (Bulgarlar, Peçenekler) bu tür ritüelleri uyguladığını belirtir:
Hunlar Dönemi: Bu uygulamanın en bilinen kaydı, M.Ö. 1. yüzyıla aittir. Çin kaynaklarında, Hun Hakanı Hu-han-yeh’in Çin elçileriyle yaptığı siyasi bir törende, daha önce yendikleri Yüeçi Hanı’nın kafatasından yapılmış kadeh ile ant içtiği geçmektedir.
Bu olay, sadece bir intikam değil, aynı zamanda Hunların üstünlüğünü ve gücünü diplomatik bir zeminde sergileme aracıydı (Ögel, 2014: 121). İskitler:
Türklerle ilişkilendirilen İskitler kültürü, bu geleneği en yaygın uygulayan topluluklardan biriydi.
Herodot, Türk İskitlerin düşmanlarının kafataslarını kadeh haline getirmek için temizleyip dışını deriyle kapladıklarını, hatta zenginlerin içini altınla yaldızladıklarını yazmıştır.
Bu, kafatasının bir ganimet ve statü sembolü olarak kabul edildiğini gösterir (Roux, 222).
Bulgarlar ve Peçenekler: Tuna Bulgarlarının hanı Krum’un, 811 yılında Bizans İmparatoru I. Nikeforos’u yendikten sonra onun kafatasını gümüşle kaplatıp kadeh olarak kullandığı Bizans kaynaklarında kaydedilmiştir.
Benzer şekilde, Peçeneklerin de Kiev Prensi Svyatoslav’ı öldürdükten sonra kafatasını kadeh yaptıkları rivayet edilir. Bu, savaşçı göçebe geleneğinin bir parçası olarak, yenilgiye uğratılan önemli bir liderin korkunç hatırası ve zaferin nişanesi olarak kullanılmıştır.
Ritüelin Anlamı Bu ritüelin temelinde yatan inanç, yalnızca intikamdan ibaret değildi.
Eski Türk ve Altay inanç sistemlerinde, bir insanın kafatası onun yaşam gücünün, ruhunun ve onurunun merkezi kabul edilirdi. Kafatasını kadeh olarak kullanmak:
Güç Aktarımı: Öldürülen düşmanın ruhunun ve yiğitliğinin kadehi kullanan kişiye geçeceğine inanılırdı.
Statü ve Korku: Bu kadeh, sahibinin savaşçı gücünü ve yenilmezliğini temsil eder, hem kendi boyuna hem de düşmanlara karşı bir gözdağı olarak işlev görürdü.
Yenilginin Tamamlanması: Düşmanın en kutsal parçasını bu şekilde aşağılayıcı bir amaç için kullanmak, düşmanın ve boyunun nihai olarak dize getirildiğini sembolize ederdi.
Sonuç olarak, eski Türklerdeki kafatasından içki içme eylemi, gündelik bir pratik değil, sadece önemli siyasi ve askeri zafer anlarında uygulanan, derin sembolik anlamlar taşıyan ve savaşçı kimliğini pekiştiren istisnai bir ritüel olarak tarihe geçmiştir.
Kaynakça
Ögel, B. (2014). Türk Mitolojisi (Cilt I). Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ankara. Roux, J.-P. (2011). Türklerin ve Moğolların Eski Dini. (Çev. A. Kazancıgil). Kabalcı Yayıncılık. İstanbul. Kafesoğlu, İ. (2019). Türk Millî Kültürü. Ötüken Neşriyat. İstanbul.
HUN TÜRK Kudretli Büyük Hun Tanrıkutluğu: Türk Tarihinin İlk Büyük Perdesi
Türk tarihi, dünya tarih sahnelerinde çok erken bir dönemde kendini göstermiştir. Hunlar, bu sürecin ilk büyük imparatorluğu olarak yalnızca bir askerî güç değil, aynı zamanda siyasi teşkilat ve kültür kurucusu olmuştur.
Hun Tanrıkutluğu’nun ortaya çıkışı, Türkistan bozkırlarının tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Çinli tarihçi Sima Qian, Hunların gücünü şu ifadelerle tasvir etmiştir: “Hunlar, at sırtında yaşar, savaşta asla geri durmaz, bütün boyları tek bir otağın etrafında toplarlar.” (Shiji, M. 110, Xiongnu Biyografisi). Bu satırlar, Hunların yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda birleştirici bir siyasi güç olduklarını ortaya koymaktadır.
Türk tarihçisi Bahaeddin Ögel, Hunların dünya tarihindeki yerini şöyle vurgular: “Hun İmparatorluğu, yalnız Türk milletinin değil, aynı zamanda bütün Türkistan bozkırlarının ilk büyük medeniyet hamlesidir.” (Ögel, Hunların Tarihi ve Kültürü, s. 42).
Macar Türkolog Lajos Ligeti ise Hunların etkisini daha geniş bir çerçevede değerlendirir: “Hun devleti, Türkistan’ın göçebe imparatorluklar geleneğinin temelini atmış, bu gelenek daha sonra Göktürkler, Uygurlar ve Moğollar tarafından devam ettirilmiştir.” (Bilinmeyen Türkistan, s. 27).
Çağdaş araştırmacı Prof. Dr. Türkolog Alimcan İnayet, Hunların birliği ve Çin’le ilişkilerini şu şekilde aktarır: “Mete Han döneminde Hunlar, Çin’in kuzey sınırlarında hem askerî hem diplomatik güç gösterdiler. Çin ile yapılan barış antlaşmaları ve haraç sistemi, Hunların siyasi stratejilerini belirlemiş ve devletin iç birliğini güçlendirmiştir. Bu süreç, Türk devlet geleneğinde merkezi otoritenin nasıl tesis edileceğine dair bir örnek teşkil etmiştir.” (İnayet, 2010).
Mete Han ve Seferler
Mete Han (M.Ö. 234 – 174), Hunların gücünü zirveye taşıyan büyük bir lider olarak tarihe geçmiştir. Hun ordusunu boylar arası birliğe kavuşturarak Çin’e karşı düzenli seferler düzenlemiş, kuzey Çin’i etkilemiş ve haraç sistemiyle Çin ile diplomatik ilişkiler kurmuştur.
Hunların Çin Seddi ile ilişkisi, Çin’in savunma stratejilerini doğrudan etkilemiştir. M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren, Yen (Yan), Cav (Zhao) ve Çing (Qing) beylikleri, Hunların atlı akınlarına karşı savunma duvarları inşa etmiştir. Mete Han dönemi seferleri sonrası Çin, bu savunma hatlarını birleştirerek, Çin Seddi’nin temelini atmıştır (Sima Qian, Shiji).
Hunların kurduğu düzen, yalnızca askerî zaferlerle değil, aynı zamanda Türk kültürünün, dilinin, inancının ve töresinin sistemleşmesiyle de yakından ilişkilidir. Mete Han’ın uyguladığı ordu teşkilatı ve boylar arası birlik sistemi, Hunların uzun süreli hâkimiyetini sağlamış ve sonraki Türk devletleri için bir model oluşturmuştur.
Hunlar ve Çin Arasındaki Diplomasi ve Haraç Sistemi
Tarih Olay Taraflar Sonuç
M.Ö. 200 civarı Mete Han, Çin ile ilk barış antlaşmasını imzaladı Hunlar – Han Hanedanı Çin, kuzey sınırlarını güvence altına almak için haraç vermeyi kabul etti M.Ö. 190 Sefer: Kuzey Çin’in sınırlarına akın Hunlar – Han Hanedanı Çin, sınır bölgelerinde garnizonlar ve savunma duvarları inşa etti M.Ö. 174 Mete Han’ın ölümüne kadar düzenli seferler ve barış antlaşmaları Hunlar – Han Hanedanı Hunların siyasi ve askerî üstünlüğü pekişti, haraç sistemi ile ekonomik ilişki sağlandı
Bugün Hun adı, Türk halklarının hafızasında bir gurur ve kök simgesi olarak yaşamaya devam etmektedir. Hunlar, Türk milletinin devlet kurma geleneğinin ve cihanşümul vizyonunun ilk temsilcileridir.
Kaynakça
Sima Qian (司马迁) – Shiji (Tarihî Kayıtlar), Han Hanedanı dönemi, M.Ö. 2. yüzyıl.
Bahaeddin Ögel – Hunların Tarihi ve Kültürü, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1981.
Lajos Ligeti – Bilinmeyen Türkistan, İstanbul: MEB 1000 Temel Eser Dizisi, 1970.
Prof. Dr. Türkolog Alimcan İnayet – Kudretli Büyük Hun Tanrıkutluğu (Türk Halkının Ataları Hunlar ve Hunların Ortaya Çıkışı), Dergipark, 2010.
DOLGAN VE TOFA TÜRKLERİ Sibirya’da nüfuslarının azlığına rağmen Türk halkları, önemli bir yere sahiptirler. burada en az nüfusa sahip olan halklar ise, Dolgan ve Tofa Türkleridir. Dolganların nüfusu 6.100, Tofalarınki ise sadece 700’dür.
Bu iki halk da, Sahalar (Yakutlar) gibi avcılık ve ren geyikçiliği ile geçinmektedirler.
Taymır (Dolgan-Neneth) muhtar bölgesinde 5.200, Yakutistan’ın Anabar rayonunda ise 900 Dolgan bulunmaktadır. Bu bölgeler Asya’nın en kuzeyinde ve buzlu Kuzey Okyanus kıyısında yer almaktadır.
Dolgan’ların yaşadığı Ürün-Kaya köyü, sadece Rusya’nın değil, bütün Asya’nın ve Türk dünyasının en kuzeyinde yer almaktadır.
Dolganlar’ın en önemli meşguliyeti avcılık, ren geyikçiliği ve balıkçılıktır. Dolganlar’ın en eski ataları, buzluu Kuzey Okyanus kıyısına Yakutistan’dan göç etmiştir.
Dolgan halkı, Saha (Yakut)lar, Evenki’ler, Nenets’ler ve Ruslar’dan oluşmuş bir topluluktur. Ancak asıl unsurları Saha (Yakut) ve Evenkilerdir. Dolgan dili, Saha (Yakut) diline oldukça yakın bir dildir. Onun için bazı Saha dilbilimcileri, Dolgan dilini, Saha dilinin bir ağzı olarak değerlendirmektedirler.
Dolgan dilinde, eski Türk diline ait çok eski, arkaik unsurlar bulunmaktadır. Örneğin, eski Türklerin yazılarında kullanılan ürün (beyaz) kelimesi, çağdaş Türk lehçelerinden yalnız Dolgan ve Saha(Yakut) dillerinde kalmıştır. Böylece Ürün-Kaya adlı köy, “Beyaz Dağ” anlamına gelmektedir.
Taymır, kuzey ormanlarının, tundranın ve dağların ülkesidir. İklimi çok serttir. kışın üç,dört aya kadar güneş çıkmamaktadır ve Kuzey Buzlu Okyanus’tan soğuk ve sert rüzgarlar gelmektedir. Bu mevsimde hava çok soğuk olmakta, karın ve kutup gecelerinin hakimiyeti görülmektedir. Ama kısa yaz mevsiminde güneş hiç batmamaktadır. Yaz, beyaz gecelerin mevsimidir.
Tofalar (Karagaslar), Sibirya’nın güneyinde, İrkut bölgesinde, Tuva ve Buryatirya’nın sınırında yerleşmişlerdir. Onlar da Dolganlar ve Sahalar gibi çok iyi ren geyikçisi ve avcısıdırlar. Yakın komşuları olan Tuvalar, Hakaslar, Altaylar, Şorlar gibi Tofalar da binlerce yıl kendi eski vatanlarında yaşamışlar, en eski adetlerini, kültürlerini, dinlerini ve dillerini bugüne taşımışlardır. Onların dilinde pek çok arkaik gramer biçimi kalmıştır.
Eski zamanlardan beri,, Dolganların ve Tofaların tarihini, kültürünü dilini, adetlerini Rusya’dan ve batılı ülkelerden pek çok bilim adamı araştırmıştır. Son on yılda, Dolgan dilini Prof. Dr. E.İ. Veryotova ve V.M. Nadelyaev, Tofa dilinni de Prof.Dr. V.İ. Rassadin araştırmıştır.
Yakın gelecekte, Dolganların ve Tofaların halk edebiyatının eserleri (masallar ve şarkılar), 60 ciltlik ” Sibirya ve Uzak Doğu Milletlerinin Halk Edebiyatınıın Anıtları” kitabında basılacaktır.
Eski Oğuz destanlarındandır. İlk kez 1939 yılında Bakşılardan derlenmiştir. Destan iki bölümden oluşur. Koşuk (nazım) ile düzyazının (nesirin) içiçe olduğu geleneksel Türk destanlarındandır. 16. yüzyılda biçimlenen bu destan, on altı boyun birleşmesinden ortaya çıkan Kongrat uruğunun yaşamını yansıtır.
Kongrat ilinde halka önderlik eden Baybörü ve Baysarı adlı iki kardeşten Baybörü’nün yaşlılığında bir oğlu, bir de kızı dünyaya gelir. Baysarı’nın ise bir kızı vardır. Baybörü’nün oğlunun adı Alpamış, kızının adı Kalgıraç’tır. Baysarı’nın kızının adı ise Barçınay’dır. Bir gün Baybörü ve Baysarı kavga ederler. Baysarı kendi obasını alıp Kongrat’tan ayrılır. Kalmuk iline göç eder.
Baybörü’nün oğlu Alpamış ile Baysarı’nın kızı Barçınay nişanlıdırlar. Alpamış ergenlik çağına geldiğinde nişanlısını aramaya gider. Ancak bu yolculuk sırasında başından bir dizi macera geçer ve pek çok felakete tanık olur. Bir ara 7 yıl esir bile kalır. Ama sonunda bu zorluklardan kurtulmayı başarır.
Baysarı’nın ülkesine vardığında aradan uzun yıllar geçmiş olduğundan Barçınay’la evlenmek isteyen öteki adaylarla kavgaya girer. Yarışmalardan biri de ok atma yarışmasıdır. Bu yarış Baysarı’nın dedesinin olan yay ile yapılacaktır.
Öteki tüm adaylar yay ile atış yapmaya çalışsa da ereği (hedefi) bulamazlar. Ancak Alpamış her attığında ereği vurur ve yarışmayı kazanır. Nişanlısıyla evlenmek isteyen öteki beyleri öldürür ve Barçınay ile evlenerek yurduna geri döner.
Bu destan Dede Korkut hikayelerinde de anlatılır. Burada Alpamış, Bamsı Beyrek olarak betimlenir. Alpamış destanı, Sümerlerin Gılgamış Destanı ile Homeros’un İliada Destanına benzerlik gösterir.
Benzerliğin nedeni, bu kültürlerin tümünün ortak bir kültür olmasındandır. Sümer uygarlığı bilinen en erken Türk uygarlığıdır. Homeros’un içinde yaşadığı toplum olan Pelasglar da bir erken Türk uygarlığıdır. Örneğin Oğuz Kağan destanının köklerini de Gılgamış destanında bulmak olanaklıdır. Arif Cengiz Erman
yaşam biçimleri ve toplumsal özelikleri gereği bir araya gelme ve devletleşme sürecinde diğer uluslara oranla çok daha başarılı olmuşlardır.
Bunun başlıca sebepleri arasında;
Boy teşkilat yapısına göre ayrılmak
Zorlu bozkır kültürüne sahip olmak
Coğrafi şartlara bağlı olarak yaşamak
Ordu-Millet yapısında hayat sürmeleri
Üstün ve aktif savaş teknikleri geliştirmek
Sürüleri için geniş topraklara ihtiyaç duymak
İtaat altına alınmadan özgür yaşam içgüdüsü
Yeryüzünde Cihangirlik anlayışına bağlı töreler
Yüzyıllardr süregelen Devlet kurma gelenekleri
Türk Hükümdarların kendilerini tüm Türklerin Hakanı olarak görmeleri gibi özellikler yer alır..
“Birçok devlet kurduk fakat bu devletleri yine biz kendimiz yıktık” düşüncesi genel olarak yanlıştır.
Yukarıda mümkün olduğunca tarihsel periyodik sırasıyla yazmaya çalıştığım bu devletlerin biri yıkılıp, yerine bir diğeri kurulmamıştır. Bunların
birçoğu farklı coğrafyalarda farklı yüzyıllarda ve farklı boylar tarafından kurulan devletlerdir.
Bir Hükümdar öldüğünde toprakların kardeşler arasında paylaşılması geleneği de Osmanlı’lara kadar uzun yıllar devam etmiş, bu nedenle tek bir devlet içerisinden birçok yeni devlet ortaya çıkmıştır.
Devlet kuran bir boy, güçten düştüğü anda bir diğer boy tarafından tahakküm altına alınır, bu durumda devletin düzeni ve halkın yaşam şekli değişmez, fakat yeni hakim güç olan boy, yeni devlete kendi adını verirdi.
-Erken Türk tarihinin başlangıcını kesin olarak belirtmek zordur. Ancak yapılan arkeolojik ve antropolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılan, geçmişi M.Ö.4000’lere kadar uzanan Orta Asya’nın en eski kültürü olan Anav Kültürü proto-Türklerle doğrudan bağlantılıdır.
-Türk halklarnın anayurdu ve dilleri için öneriler; Transcaspian bozkırlarından, Kuzeydoğu Asya (Mançurya) içlerine kadar uzanan genişliktedir.
-Genetik çalışmalar; Türk etnik kökeninin ilk kez “İç Asya Anavatanı” olarak Güney Sibirya ve Moğolistan yakınlarındaki bölgede ortaya çıkan Doğu Avrasya kökenlerine işaret etmektedir.
-Türkler, genellikle pastoralize et yiyip fermente süt içer, kış aylarında kürklü ve yünlü kumaşlar giyer, deriden ve yünden yapılmış çarıklar kullanırlardı. Savaşlarda hareket kabiliyetlerini ve hızlarını korumak amacıyla üzerlerine çelik zırh giymez, fakat bunun yerine basma deriden yapılan giysileri üstüste giyerlerdi.Geliştirdikleri gem ve üzengi sayesinde atlarının üzerinde çok uzun mesafeli yolculuklar katedebilir, genellikle sol kol serbest bıraklır hâlde yolculuk ederlerdi.
-Geniş coğrafyalarda atlı-göçebe ve yarı göçebe yaşam sürdürdükleri dönemlerde Türk dinamiği farklı özellikler kazandı.
Birçok Türk boyu yüzyıllar boyu temas ettikleri bazı halkları özümsediler. Karşılaştıkları çeşitli toplumları kendi benzersiz boy kültürlerine bir şekilde dahil eden Türk boyları, bu toplumların süratle Türkleştirilmesini sağladılar, bu süreçte kendi aralarında da farklı şekillerde büyüyüp geliştiler.
-Günümüzde her modern ulus, farklı etnik kökenlerin karışımıdır. Türklerin gerçek Türk olmadığını anlatmaya çalışmak umutsuz bir çabadır. Türk halkı da genetik olarak çeşitlidir ancak Türkler; dillerinden, kültürlerinden ve tarihlerinden oluşan ortak bir psikolojiye sahiptir.
Konuya Türkiye açısndan bakacak olursak eğer;
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte etnik köken yahut dinden ziyade “ulusal kimlik” kavramı üzerine kurulan devletin sınırları içerisinde yaşayan ve bu topraklarda ayakta kalarak milletin inşasına katılmak isteyen herkes, artık birer Türk’türler..
-Jeopolitik konumların sebep olduğu mesafeler, dilsel etkileşimler ve yıllar içerisinde meydana gelen tarihi ve siyasi değişimler, günümüz Türk halkları arasında bazı farklılıkların oluşmasına neden olsa da, Avrupalı kavimlerin aksine Türk boyları hiçbir zaman kendilerini tamamen farklı kimliklere ayırmadılar. Türk kimliği kalır, dil kalır, kültürün çoğu kalır, yaşadkları coğrafyaya uyum sağlar tüm insanlar, fiziksel olarak birbirlernden farklıdır.
Keza tüm göçebe bozkır kavimleri çeşitliliğe açıktır ve ilgi duyarlar. Yeni gelenlere veya farklı insanlara karşı temkinli değillerdir. Onları kendi kültürlerine ve toplumlarına dahil etmek içinse neredeyse içgüdüsel bir refleks vardır, çünkü boyların ve klanların hayatta kalması büyük ölçüde sayılarının artmasına bağlıdır.
Yeni üyeler eklenir, eklendikçe insanlar değişir ve gelişir, ancak kültür kalır, dil kalır. Sayılarda ve çeşitlilikte güç aramak, Türk kültürünün doğuştan gelen bir parçasıdır.
Bu sebeple yeterli nüfusa ve güce ulaşan her bir boy devlete, her bir devlet de İmparatorluğa dönüşmede dünyanın geri kalanından sayıca fazladır.
Türk halkları asırlar boyunca geniş düzlüklerde özgürce yaşamanın da getirdiği bir bağımsızlık tutkusuna sahiptir. Başka milletlerin hakimiyeti ve boyunduruğu altında yaşamı kabul etmezler.
Etimolojik kökeniyle ‘boy, boyun ve boyunduruk’ arasındaki bağ, bu anlayışın dilimize yansımış halidir. Tarihsel ve kültürel birçok nedenlerden dolayı Türk halklarında birbirlerine karşı derin bir bağ ve sahiplenme duygusu görülmektedir.
Ruslar ve Ukraynalılar, Yahudiler ve Araplar, Farslar ve Peştunlar, Saksonlar ve Cermenler, Çinliler ve Tibetliler vb birçok örnekte olduğu gibi; birbirinden türeyen, aynı kültürden gelen, aynı dili konuşan fakat birbirlerine düşman toplumların Türkleri anlayamamasının sebebi de budur.
“Türk olmak; çok devletler kurmuş olmak değil, ebedi gücün sancaktarı olup, Baykal gölünden Balkanlara uzanan bu yolculuğunda Atilla’dan Atatürk’e yürüdüğün yolu unutmamaktır..”
TÜRKÜLERİN TÜRKÇESİ Türk, Türkü, Türkçe Dünyada bir milletin adıyla özdeş hâle gelmiş ender müzik türlerinden biridir türkü… “Türk” sözüne nispet i’si eklenerek oluşturulan bu kelime, Türk’ün adıyla anılmış ve dünyaya bu adla yayılmıştır. Bundan türkünün; Türklere ait olan, onların icat ettikleri bir nağme, bir ezgi, bir müzik türü olduğu anlaşılmaktadır.
Geniş Asya bozkırlarında yüzyıllarca at koşturan atalarımız, bir taraftan olumsuz doğa koşullarına karşı mücadeleler verirken öte yandan hayvanlarına otlaklar bulmak ve yurt tuttukları coğrafyaları korumak için ha bire savaşmışlardır. Bundan dolayı Türklerin tarihi, aynı zamanda bir savaş tarihi sayılır. Hatta bu yüzden bazı tarihçiler Türk tarihi hakkında eksik ve yanlı değerlendirmeler yapmışlardır.
Peki Türkler savaşmaktan başka bir şey düşünmemişler midir? Gündelik hayatlarında şarkı, türkü, müzik, edebiyat, şiir gibi güzel sanatların yeri olmamış mıdır?
Elbette olmuştur!
Türklerin savaş tarihleri kadar büyük ve muazzam bir kültür tarihleri de vardır… Bu büyük tarih içinde; taşa ruh katan mimarlık şaheserleri, zengin müzik birikimleri, tarihin ilk çağlarından kalan sözlü edebiyatları ve binbir tattan oluşan mutfak kültürlerini sayabiliriz. Rahmetli Bahaeddin Ögel’in 9 ciltten oluşan Türk Kültür Tarihine Giriş adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın her bir cildinde Türklere ait mimari, beslenme, giyinme, gelenekgörenek, yasa-töre, yazı, edebiyat, din, düşünce gibi pek çok konu ayrıntılı olarak incelenmiştir… Kitabı okumayanlara tavsiye ederek tekrar konumuza dönelim…
Uygur metinlerinden itibaren eski Türklerin müzik kültürüyle ilgili bilgilere rastlamaktayız. İslam öncesinde Türklerde bestelenmiş eserlere ırveya yır, sazlarla çalınan melodiye ise küg ismi veriliyordu. Atalarımız bu dönemde av törenlerinde koşuklarla eğlenir, ölüleri için düzenledikleri yuğ törenlerinde sagular söyleyerek yas tutarlardı…
Anadolu’ya gelince Asya’da kullanılan ır/yır sözü unutulmuş onun yerini türkü almıştır… Coğrafya ve isim değişmesine rağmen müzik kültürü aynen devam etmiş, birçok sosyal veya kişisel tecrübe türkülerde işlenmiştir.
Anadolu bir türkü coğrafyasıdır. Ülkemizin her bölgesinde farklı ezgiler eşliğinde söylenen türkülerimiz vardır. Türküler eşliğinde oynanan halk oyunları da önemli bir zenginliğimizdir. Ege’de zeybek, Karadeniz’de horon, Ankara’da seymen, Artvin ve Erzurum’da bar, Orta Anadolu’da halay… Bunların her biri değişik hikâyeler, yörelere özgü ritimlerle anlatılır.
Türkülerin ve halk oyunlarının hepsinde ayrı bir acı veya sevinç hikâyesi anlatılmıştır fakat eğer bir oranlama yapılırsa Anadolu türkülerinin çoğunda acı, hüzün, ayrılık, sıla hasreti… terennüm edilir. Sevinci, kavuşmayı, mutluluğu anlatan çok az türkümüz vardır çünkü Anadolu aynı zamanda bir hüzün coğrafyasıdır. Bin yıldır burayı yurt tutan milletimizin yüzü hiç gülmemiştir. Yemen’e giden gelmemiştir; çelik çomak oynama yaşındaki çocuklar vatan savunması için Çanakkale’nin, Sarıkamış’ın, Galiçya’nın yolunu tutmuşlardır… Bunlardan başka, sevip de bir türlü kavuşamayanların iç burkan hikâyeleri de anlatılır yüzlerce yıldır: Kerem, Aslı’ya olan destansı aşkını, Sümmani Baba yâr hasretine rağmen “kenare yazılması”nı, Âşık Veysel gönlünde bu topraklara dair biriktirdiği duygularını hep türkülerle dile getirmişler… Bir de adı sanı yalnızca türkülerde yaşayan kara bahtlı gelinleri vardır bu coğrafyanın: Kendini Arda sularına atan on yedi belikli Halime, Diyarbakır’da saçlarına kumlar dolan Suzan Suzi, Ürgüp’te sandık dolusu çeyizi yadigâr kalan Ayşe gelin, Maraş’ta hastanede ölen Meyrik…
Türkülerin sözleri de ezgileri kadar eski, onlar kadar millîdir…
Halkın en samimi duyguları türkülerde yaşar. İnsanımız iyi günde türkülerle eğlenmiş, kötü günde türkülerle hüzünlenmiştir. İşte bu sevinç ve hüzün duyguları anlatılırken ifade imkânı geniş, anlamı derin, çağrışımı zengin kelimeler seçilmiştir. Bu yüzden türkülerin Türkçesi; imbikten geçmiş, işlenmiş, yoğun bir Türkçedir. Bu metinlerin kelimeleri incelendiğinde hem halkın duygu derinliğini hem de dilin geniş ifade imkânlarını görürüz.
Bu yüzden türküleri; yalnız duygularımızın yansıması olarak değil, dilimizin çağlar içinde geçirdiği aşamaların aynası olarak da değerlendirmek gerekir. Bedri Rahmi Eyüboğlu “Türküler Dolusu” adlı şiirini bundan ilhamla yazmıştır………
Şairim Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası Ayak seslerinden tanırım Ne zaman bir köy türküsü duysam Şairliğimden utanırım Şairim Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm. …..
Türkü, bir mecaz dilidir
Türkülerin dili aslında bir mecaz dilidir. Bu; -yukarıda da ifade edildiği gibi- ince, derin ve işlenmiş bir dildir… Bu işlenmişliği, kelimelerin kazandığı anlam katmanları bakımından ele almak gerekir. Türkü dilinde kelimeler, bu alanın kendine has jargon anlamına sahiptirler. Bu dilin, divan şiiri gibi kendine has bir imaj terminolojisi vardır. Örneğin bade içmek deyimi sözlüksel anlamı olan “içki içmek” anlamıyla değil, âşığın icazet alıp kendi şiirlerini söyleme yetisini kazanması anlamında kullanılır.
Türkü dilinde, dilin eski ve yeni pek çok sözü bulunur. Bu kelimeler türkü formunda işlenerek birer sanat eseri hâline gelmişlerdir. Bunun sanatçısı da halk ozanlarıdır. Onlar, geleneğin içinden süzülüp gelen söze dayalı bu sanat birikimini yeniden işleyerek güncelleştirirler. Bu bakımdan halk ozanlarını birer dil işçisi, hatta dil uzmanı saymak gerekir. Bununla ilgili birkaç örnek vermek gerekirse: lebdeğmez adı verilen atışma türünde ozanlar, şiirlerinde içlerinde dudak ünsüzleri b, f, m, p, v seslerinin bulunmadığı kelimeleri kullanarak rakiplerini mağlup etmeye çalışırlar.
Türkülerde kelimelerin farklı anlamlarından yararlanma da çok başvurulan yollardan biridir. Halk ozanları, dilin bu imkânını böylece bir söz sanatına dönüştürme beceresini gösterirler. Bunun güzel bir örneğini, Neşet Ertaş’ın “Seher Vakti Çaldım Yârin Kapısın” adlı türküde kullanılan sürmelikelimesinde görürüz.
Baktım yârin kapıları sürmeli
Çıkageldi bir gözleri sürmeli
Dedi yoh yoh bir mihenge sürmeli
Günde yüz bin kere yüzler sürmeli
Hemen aşk atına binip sürmeli
dizede şair, seher vakti sevdiğine uğrar ama onun kapılarını sürmelibulur. Bu dizede sürmeli kelimesi, kilidin henüz icat edilmediği zamanlarda, kapıları kapatmak için arkalarına konulan “sürme” adlı bir kalas anlamında kullanılmıştır. Burada sürme kelimesine +li (isimden isim yapma eki) getirilerek sürmeli “kilitli” anlamına gelen söz yapılmıştır.
dizede ise ozan, sevdiğine kapıyı açtırdıktan sonra içeri girip oturmuştur. Bu arada karşısına gelen sevgilinin, gözlerine sürme çektiğini görür, sevgilinin gözleri sürmelidir. Burada ise eskiden göze sürülen makyaj malzemesinin adı olan sürme kelimesine -li eki getirilmiştir.
dizede sevgiliyle konuşan şair, onu saf bir altına benzetir. Altının değeri ise mihenk taşında ölçülür. Sevgilisi, ona kendisinin saf (halis) altın olup olmadığını anlamak için onun bir mihenge sürülmesi gerektiğini söyler. Burada, sürmek fiiline -meli (gereklilik eki) getirilerek oluşturulmuş bir başka cinasla karşılaşmaktayız.
dizede şair, sevgilisinin kapısında (mecazen yanında, yöresinde) sonuna kadar beklemeyi istemektedir. Onu bir sultana, kendisini de onun kapısındaki bir köleye benzetir ve sevgilinin geçtiği eşiğe günde yüz bin kere yüz sürmeli der. Bu dörtlükteki sürmeli ise yüz sürmek, saygı göstermek anlamında kullanılmıştır.
dizede ise artık şair; hayalle düşle geçirecek vakit olmadığını, hedefine ulaşmak için “aşk atı”na binip onu sürmek gerektiğini söyler. Buradaki sürmek fiili ise at sürmek anlamında kullanılmıştır.
Görüldüğü gibi bu şiirin nakarat dörtlüklerindeki sürmeli kelimesi 1. kapıları sürmeli (kilitli), 2. gözleri sürmeli, 3. mihenge sürmeli, 4. yüz sürmeli, 5. aşk atını sürmek olmak üzere beş farklı anlamda kullanılmıştır. Halk şairi, burada bir yandan dilin gramer birlikleriyle sanat oyunlarını kurarken öte yandan mecazla hayalin sınırlarını yoklamaktadır.
Türkülerin söz varlığı:
Türküler, bir mecaz dili oldukları kadar dilin eski yeni pek çok söz varlığını taşımaları bakımından dil araştırmalarında ilk başvurulan kaynaklar arasında yer alırlar. Yüzyıllar boyunca ezgiler eşliğinde manzum olarak söylenen türkü metinlerinde kelimeler hemen hemen hiç değiştirilmeden korunmuştur. Bu yüzden dilin en eski varyantları, söz kalıpları türkülerde aranmalıdır.
Türkü metinlerinin kaynağını teşkil eden kelimelerin büyük bölümü Eski Oğuz Türkçesinin zengin söz varlığının bir yansıması olarak karşımıza çıkar. 13. yüzyılda Anadolu’yu yurt tutmaya başlayan Oğuz boyları, buraya Hazar Denizi’nin ötesinde yaşarken kullandıkları dillerini de taşımışlardır. Bu dilde yer alan zengin söz varlığını, genel Türkçe kelimeler ile Oğuz ağızlarına has yapılar birlikte meydana getirmiştir. Bu kelimelerin önemli bir bölüğü 13. yüzyılda Yunus Emre ve onun çağdaşı halk şairlerinin dilinde işlene işlene yazı diline geçmiştir. Bir bölümü ise yazı diline geçmemiş veya bu dilde unutulmuş, varlıklarını sözlü dilde sürdürür olmuşlardır. Halk arasında kullanılmaya devam eden bu sözler, ağız metinlerinde ve türkü sözlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle türkü sözleri, ağız metinlerinin barındırdığı dil malzemesini de taşımaktadır.
Burada, işte bu sözlü dilin türkülerde yaşayan sözlerine örnek teşkil eden birkaç kelimeyi inceleyeceğiz.
bay “zengin” Bu kelime Eski Türkçede “zengin” anlamına gelir. Batı Türkçesinin ilk yüzyıllarına ait metinlerinde de bu anlamla kullanılmıştır fakat 16. yüzyıldan sonra yerini zengin sözüne bırakarak unutulmuştur. Türkülerimizde bu kelimenin 18. yüzyılda bile bu anlamda kullanıldığına şahit oluruz.
Bunda bir günde doğar yoksul, baya (Pir Sultan Abdal) Daima nazarım yoksulda bayda (Seyrani) Kanı garrak oldu yoksulu bayı (Dadaloğlu)
ceren/ceran “ceylan, ceylan yavrusu” Moğolca ceylan yavrusu anlamına gelen ceren sözü; halk arasında ceren, ceylan ya da ceran şeklinde geçmektedir. Yazı dilinde unutulan bu kelime; türkülerde sevgilinin nazı, endamı ve gözleri bakımından benzetme unsuru olarak kullanılmaktadır.
cıda “mızrak” Eski Türkçeden beri kullanılan sözlerden biri de cıdadır. Bu söz Moğolca alıntı olmasına rağmen Türkçe ses sistemine uyum sağlamış ve Arapçadan “mızrak” sözü alınıncaya kadar Türkçe yazılı metinlerde yaşamaya devam etmiştir. Yazılı dilde kaybolmasına rağmen halk arasında yaşadığını ozanlarımızın türkülerinden anlıyoruz.
çiğin “omuz” Eski Oğuz Türkçesi döneminde bir süre “omuz” yerine çiğin kelimesi kullanılmıştır. Yazı dilinde kaybolan bu kelime günümüzde de ağızlarda ve türkü sözlerinde yaşamaya devam etmektedir.
Halka halka çiyn üstüne (Ercişli Emrah)
eğin “sırt” Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde sıklıkla rastlanan kelimelerden biridir eğin. “Sırt” anlamına gelen bu kelime, günümüzde yalnızca ağızlarda yaşamaya devam etmektedir. Bunu türkü sözlerinde görmekteyiz.
em “ilaç” Eski Türkçede em kelimesi “ilaç” anlamına geliyordu. Bu kelime daha sonra Arapçadan ilaç sözü alınınca unutuldu. Em sözünün halk arasında yaşamakta olduğunu bize Erzurumlu Emrah şu mısrasında haber vermektedir:
El sitemi yaralara em oldu (Erzurumlu Emrah) Kendi verdiği yarayı kendisi emler yine (Ruhsati) Anda sınık yaralara em olur (Pir Sultan Abdal)
esrimek “sarhoş olmak” Eski Türkçede sarhoş olmak anlamında esrimek fiili kullanılıyordu. Bu kelime, 15. yüzyıldan sonra yazı dilinde yerini sarhoş olmak birleşik fiiline bırakınca unutuldu fakat halk arasında ve türkülerde yaşamaya devam etti.
Esrür sinem ile dağın (Karacaoğlan)
eştirmek “atı belli aralıktaki adımlarla sürmek” Zengin bir hayvancılık kültürüne sahip olan Türklerde atların cinsleri, cinsiyetleri, yaşları, renkleri ve yürüme tarzlarıyla ilgili pek çok kelime ve terim vardır. Bunlardan biri de “atın belli aralıktaki adımlarla yürütülmesi” anlamına gelen eştirmek fiilidir. Anadolu Oğuz ağızlarına ait olduğunu tahmin ettiğimiz bu kelimenin bir zamanlar dilimizde yaygın olarak kullanıldığını türkü sözlerinden anlıyoruz.
Kimine at vermiş eştirir gezer (Âşık Veysel) Arap at gider eşkine (Köroğlu)
evmek “acele etmek” Bugünkü yazı dilimizde yalnızca resmî evraklardaki “ivedi” mühründe kalan ivmek fiilinin kök hâlindeki gerçek anlamı türkü sözlerinde korunmuştur.“
Can seni görmeye ever” (Karacaoğlan)
don “giysi, elbise, yaratılış” Özellikle tasavvuf etkisinde söylenmiş türkü ve deyişlerde don kelimesi çok geçer. Bu kelime hem “kılık, kıyafet” hem de “bir başkasının kimliğine bürünmek” anlamına gelir. Güvercin donuna veya turna donuna girmek… gibi. Kelime Eski Türkçede “giysi” anlamında kullanılıyordu. Günümüzde daralmış anlamıyla yaşamaktadır. Türkülerde ise tarihî dönemlerdeki anlamı korunmuştur.
Resula aslan donunda gösterdi heybetini (Âşık Veysel)
dulunmak “ay ve güneş batmak” Eski Türkçedeki tul- fiil köküne inen bu kelime, günümüz Türkçesinde kaybolmuştur. 15. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde görülen bu fiil, Âşık Veysel’in şiirinde yaşamaktadır.
Gâhi doğar amma gâhi dulunur (Âşık Veysel)
ırlamak “türkü söylemek” Eski Türkçedeki ır “türkü, şarkı, nağme” sözü, 15. yüzyıldan sonra yazılı dilde kaybolmuştur. Bu kelimeden yapılan ırlamak fiili ise 16. yüzyıl halk şairi Karacaoğlan’ın türkülerinde yaşamaya devam etmiştir.
Yârim bana, ben yârime ırlarken (Karacaoğlan)
iye “sahip” Eski Türkler, sahip yerine iye (<idi) diyorlardı. Bu kelimemiz; İslamiyet’ten sonra Arapçadan alınan sahip, Rumcadan alınan efendi kelimelerinin dilimize yerleşmesiyle unutulmuş gitmiştir. Kelime günümüzde bir gramer terimi olan iyelik eki ile tekrar canlandırılsa da kullanım alanı sınırlı kalmıştır. Asya’da unutup bıraktığımız bu sözün 16. yüzyılda Anadolu’da yaşadığını Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görürüz:
Mülk iyesi padişahtır (Pir Sultan Abdal)
köşek “deve yavrusu” Bugün Türkiye’de yaşayan insanların çok büyük bir bölümü deve yavrusu anlamına gelen köşek kelimesini bilmezler. Bu kelime, deve yetiştiriciliğinin devam ettiği Ege bölgesinin belli yerlerinde bilinir. Bu sözü, kaybolmaya yüz tutan ağızlarda ve bir de türkü sözlerinde buluruz.
Yük vaktinde köşek olur (Seyrani)
kuçmak “kucaklamak, sarılmak” Eski Türkler kucaklamak yerine kuçmak diyorlardı. Bu fiilden daha sonra “kucak” kelimesi yapılmış ve ondan da “kucaklamak, kucaklaşmak” fiilleri türetilmiştir. Yazı dilinde fiilin kök hâli olan kuçmak unutulmasına rağmen türkülerde bu şekil saklanmıştır.
Ne öpüp, ne kuçabildim (Karacaoğlan)
od “ateş” Eski Türkçeden beri bilinen kelimelerdendir. Günümüzdeki bütün Türk dillerinde bu kelimenin fonetik türevleri kullanılmaktadır. Yazı dilimizde unutulmuş olan bu eski yadigârı ozanlarımız saklamışlardır.
Sinemi oda yakaram (Ercişli Emrah) Ciğerciğim aşk oduyla deline (Dadaloğlu) Yüreğime bir od düşmüş de yanar (Pir Sultan Abdal) Aşk odu içimde dâim yanıyor (Seyrani)
sak “uyanık, gözü açık” İlk olarak eski Uygur Türkçesi metinlerinde rastladığımız bu kelime, “gözü açık, uyanık kimse” anlamında tarihî dönemlerde Türk dilinin hemen hemen bütün lehçelerinde kullanılmıştır. Eski Anadolu Türkçesinde de görülen bu kelime, günümüz yazı dilinde kaybolmasına rağmen ağızlarda ve türkü sözlerinde saklanmıştır.
Sak yabancı ile başa çıkılmaz (Karacaoğlan)
seğirtmek “koşmak” Türkçede koşmak yanında, onunla aynı anlama gelen çeşitli fiiller vardır. Çapmak, koşmak, yüğürmek ve halk dilinde yaşayan seğirtmek kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılan fiillerdir. Oğuz ağızlarında yaşayan ama yazı dilinde unutulmuş olan seğirtmek fiili günümüz ağızlarında ve türkülerde yaşamaya devam etmektedir.
Seğirttim ardından yettim (Karacaoğlan)
sin “mezar” Türkçeye çok eski zamanlarda girmiş bazı kelimeler dilimizde yüzyıllar boyunca kullanılmış ve âdeta Türkçeleşmiştir. Bu sözlerin yabancı olduğunun kimse farkında değildir. İşte bu kelimelerden biri de sin sözüdür. Bu söz Türkçeye Çinceden geçmiştir. Kelimenin Çincesi ts’indir. Bu kelime Eski Anadolu Türkçesi döneminde yaygın olarak kullanılmıştır. Daha sonra yerini Arapça mezara bırakarak yazı dilinde unutulmuştur. Kelimenin 20. yüzyıla kadar halk arasında yaşadığını Âşık Veysel’in şiirinden anlıyoruz.
Ölünce hû çeksin kemiğim sinde (Âşık Veysel)
tamu “cehennem” Eski Türkçe döneminden kalan bir dinî terimdir. Kelime Türkçeye Soğdca’dan alınmıştır. Fakat yüzyıllar boyunca kullanıla kullanıla adeta Türkçeleşmiştir. Batı Türkçesinin ilk metinlerinde görülmüş, sonra kaybolmuştur. Fakat ozanlarımız, Uygur atalarımızdan kalan kelimeyi kullanmışlardır.
Yedi tamu sekiz cennet (Pir Sultan Abdal) Tamuda olmazdı kullara cezâ (Âşık Veysel) Bir su teskin eder nar-ı tamuyu (Seyrani)
uçmak “cennet”
yüzyılda Uygurlar çağında Soğdca uştmak kelimesi Türkçeye geçerek “uçmak” şeklini almış ve Eski Türk inancında ruhun ölmesiyle birlikte uçup gideceği düşüncesiyle birleşen bu kelime yüzyıllar boyunca Arapçadan cennet sözünü alıncaya kadar dilimizde kullanılmıştır. Kelime eski Oğuz Türkçesi metinlerinde sıkça geçer. 16. yüzyıldan sonra yazı dilinde unutulan bu eski Uygur çağı hatırası kelime, Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde yaşatılmıştır.
Pir Sultan’ım Haydar, gelir uçmağa (Pir Sultan Abdal)
uğrun “gizli, gizlice” Oğuz lehçelerinde görülen kelimelerden biridir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde oğrun veya uğrun biçiminde geçen bu kelime yazı dilinde unutulup gitmiştir. Bu kelime yalnızca ağızlarda ve türkü sözlerinde yaşamaya devam ediyor.
Uğrun uğrun döğüş bizim işimiz (Köroğlu)
ün “ses” Türkçede “ses, seda” yerine kullanılan sözlerden biri de ündür. Bu kelime; günümüz yazı dilinde unutulmuş, yalnızca gramer terimi olarak (ünlüünsüz) kullanılmaktadır. Kelime, “ses” anlamındaki eski ve yaygın biçimiyle ağızlarda ve türkülerde korunmuştur.
Uca dağ başında bir ün eylesem (Ercişli Emrah)
yağı “düşman, hasım” Eski Türkçede “düşman” yerine yagı kelimesi kullanılıyordu. Farslardan düşman sözünü, Araplardan da adüv sözünü alınca yağı kelimesi yazı dilimizde unutulmuştur. Kelimenin halk arasında yaşadığını Ercişli Emrah’ın dizesinde görüyoruz.
Yağının avladığı oldu memeler (Ercişli Emrah)
yorga “binicisini sarsmayan at yürüyüşü, rahvan” Eski Türkçe yorımak “yürümek” fiilinden gelen ve atın rahvan yürüyüşüne ad olan bu kelime, yazı dilinde unutulunca yerini Farsça rahvan almıştır. yorga sözü ise halk dilinde yaşamaktadır. Bunu Seyrani’nin bu dizesinde görürüz:
Kimi düzden aşar kimi yorgalar (Seyrani)
Sonuç: Türkü; dili, dilin, üslup özellikleri ile tarihte geçirmiş olduğu pek çok ses, yapı ve sözcük değişmelerini yansıtan önemli bir dil aynasıdır. Bu dilde var olan kelime, terim, atasözü, deyim, dua ve beddua gibi sözlerin incelenmesi sonucunda yalnızca dil özellikleri değil aynı zamanda Türk halk kültürü ve felsefesi de ortaya çıkarılacaktır.