Dünyada ilk mədəniyyət Prototürklərin yaşadığı Azərbaycan torpaqlarında yaranmışdır. Azərbaycan adlanan coğrafiyanın ərazisi belə idi. Şimaldan Qafqaz İtil çayına qədər. Şərqdən Xəzər dənizi qədimdə Azər gölü adlanan yer. Cənubda Həmadan və Bars körpəzi. Bars Türk Tayfalarından birinin adı olmuşdur. Orada yaşadıqlarına görə Körfəz onların adını daşıyırdı. Sonradan Kəngər körfəzi də adlandırılmışdır.
Qərbdən İkiçay arası Dəclə-Fərat olmuşdur. Həmin bu ərazilər qədim abidələrlə zəngindir. Buna subut kimi 15 min il yaşı olan Qobustan abidiləri, Urmuyə, Naxçıvan, Türkiyədə ikiçay ərazisinə düşən ən azı 12 min il yaşı olan kobəkli təpə abidəsi va digər Dünyanın heç bir yerində olmayan çox sayda abidələrimizi misal göstətə bilərik. İlk dəmiyə əkinçılık 15 min əvvəl bu ərizidə aparılmışdır.
Azerbaycan’da yaşayan Türk boyları 3-4 bin yıl önce çeşitli kollara ayrılmış, bir kolu Türkistan’a göç etmiş, diğer kolu ise Urmiye Gölü havzasında kalmıştır. Doğuya göç eden Türkler, 5. yüzyıldan sonra Büyük Göktürk İmparatorluğu’nu kurdular. Bu Türkler hakkında Çin kaynaklarında, Orhun-Yenisey anıtlarında ve diğer kaynaklarda yeterli bilgi bulunmaktadır. Eski Azerbaycan’da Türk adı verilen boylar, M.Ö. 3. binyılda kurulan Aratta, Guti ve Lullu devletlerinin kuruluşunda diğer boylarla birlikte yer aldılar. Akad yazıtlarında adları “turukki” olarak okunan toplulukların Türk olduğu düşüncesi doğrudur. Dicle Nehri’nin yukarı kolunda Subariler’e ait Turkhu adlı bir kentten daha sonraki Asur yazıtlarında da söz edilmektedir. Mari topraklarında adı geçen Türkler, Urmiye Gölü yakınlarında Dicle’nin sol kıyısında yaşıyorlardı. Guti Devleti’nin yıkılmasından sonra Türk adı verilen kavimler, Guti, Lulu, Subar ve Kuman adlı diğer Türk kavimleriyle birlikte 2. bin yıl boyunca bu topraklarda Asur, Hurri-Mitanni, Kassit, Babil ve Elam devletlerine karşı mücadele ettiler. Z. Yampolski, Azerbaycanlı tarihçiler Yusif Yusifov ve S. Alyarov da Asur metinlerinde adı geçen Turukku veya Turukki boyunun Türk olduğunu kabul etmişler ve bu ismin farklı zamanlarda ve farklı dil yazılarında türük//török//turuk//türki şeklinde kullanıldığını ispatlamışlardır.
Fotoğraf: Azerbaycan Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler. Batı Azerbaycan’dan (şimdiki Ermenistan) Azerbaycan Türklerinin zorla çıkarılması nedeniyle bu bölgeler haritada gri renkle gösterilmiştir.
Kaynaklar:
^ Fritz Hommel – Geschichte Babyloniens und Assyriens, 2016 (ilk yayınlanma tarihi: 1885) ^ F. Jalilov – Azer Halkı, II. Bakü’de yayınlandı, 2006 ^ G. Geybullayev – Azerbaycan Türklerinin oluşum tarihinden, Bakü, 1994 ^ Z. Bunyadov, Y. Yusifov – Azerbaycan Tarihi, Bakü, 2006 ^ Azerbaycan Tarihi, Bakü, 1994, s.80. ^ Ziyafet Eyvazova – “LATİN ALFABESİNDEN KİRİL ALFABESİNE, KİRİL ALFABESİNDEN LATİN ALFABESİNE GEÇİŞ SÜRECİNDEKİ AZERBAYCAN BASINI” – Ankara-2008. s.26. ^ Ziyadhan Nyabibyayli – “ЗЯАНЕЯЗУРУН АЛТУН ТАЪЫ ЛАЧYN” – Bakü – 2009. s.156, 253. ^ Azerbaycan Milli İlimler Akademisi El Yazmaları Enstitüsü ve “İlim ve Eğitim” yayınevi – Filoloji yayınları No. 8. Bakü – 2013. ISSN 2224-9257. s.6-13. ^ Kazymov G.Ş. Çağdaş Azerbaycan dili. Morfoloji. Bakü, “Nurlan”, 2010. s. 4-6. ^ Alman Arkeoloji Enstitüsü. Tahran Bölümü, Archaeologische Mitteilungen aus Iran, Cilt. 19, Dietrich Reimer, 1986, s. 90 ^ F. Jalilov – Azer Halkı, 2. baskı Bakü, 2006, s. 40 – 46 ^ Y. Yusifov – Eski Doğu Tarihi, Bakü, 1994.
Türk dünyasında Nasreddin Hoca, ortak kültürel hafızanın en güçlü figürlerinden biridir. Sadece Türkiye’de değil; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tataristan, Başkurdistan, Uygur bölgesi ve Balkanlar dâhil çok geniş bir coğrafyada tanınır. Birçok yerde “Molla Nasreddin”, “Apendi / Afendi”, “Nasirdin Ependi”, “Nasreddin Efendi” gibi adlarla bilinir. Aşağıda Nasreddin Hoca’nın Türk Dünyası kültüründeki yeri, etkisi ve anlamı özetlenmiştir:
1. Ortak Türk Mizahının Simgesi
Türk toplulukları arasında mizah anlayışı benzer olduğu için Nasreddin Hoca fıkraları coğrafyaya göre değişse bile özünde aynı bilgelik ve espri bulunur.
Toplumsal eleştiri
Günlük hayatın pratik zekâ örnekleri
Güçlüye karşı zayıfın akılla üstün gelmesi
Bu temalar Türk halk edebiyatının ortak özellikleridir.
2. Kültürel Birleştirici Figür
Nasreddin Hoca fıkraları Türk dünyasında kültürel birlik göstergesi olarak kabul edilir.
Orta Asya’da Afendi hikâyeleri, Anadolu’dakilere çok benzer.
Ortak değerler: adalet, dürüstlük, pratik zekâ, insanı güldürerek düşündürmek.
Bu yönüyle Hoca, Türk milletinin tarihsel kültür bağlarını canlı tutan bir figürdür.
3. Sözlü Kültürün Bir Parçası
Türk boyları arasında yüzyıllarca sözlü olarak aktarılan Hoca fıkraları:
Köylü pazarlıklarından
Han, kervansaray, çarşı sohbetlerinden
Toy (şölen) eğlencelerinden
günümüze kadar taşınmıştır.
Her bölge kendi diline, ağız özelliklerine ve günlük hayatına göre Hoca’yı yeniden yorumlamıştır.
4. Bilgelik ve Nüktedanlık Arketipi
Türk kültüründe “bilge adam” ve “halk filozofu” tipi vardır.
Bu tipin en belirgin temsilcisi Nasreddin Hoca’dır.
Aynı arketip yine Türk dünyasında:
Keloğlan,
Apendi (Orta Asya),
Bektaşi fıkraları,
Uygur Nasirdin Ependi
gibi figürlerde görülür. 5. UNESCO ve Uluslararası Tanınırlık 2023’te Nasreddin Hoca’nın 800. doğum yılı UNESCO tarafından anma yılı ilan edilmiştir. Bu karar Türk dünyasının ortak başvurusuyla gerçekleşmiş ve Hoca’nın uluslararası bir figür olduğu yeniden vurgulanmıştır.
Şehrimizin Türk tarihindeki eşsiz kimliği ve görkemi, sadece sultanların değil, aynı zamanda hayırsever ve güçlü Türk kadınlarının imzasını taşır. Bu kadınlar; sağlık, eğitim, mimari ve hayırseverlik alanlarında yaptıkları eserlerle şehri adeta bir Manevi Başkent haline getirmiştir.
Bu döneme damga vuran kadınların başında, vasiyetiyle insanlığa armağan edilen Gevher Nesibe Sultan’dır. O, sadece bir sultan kızı (Selçuklu Hükümdarlarından II. Kılıçarslan’ın kızıdır) değil, aynı zamanda Dünyanın İlk Tıp Merkezi olan Gevhernesibe Şifahiyesi’nin (1206) kurucusudur. Bu muhteşem Selçuklu eseri, modern sağlık ve eğitimin başlangıç noktası olmakla kalmadı, aynı zamanda Tıp Fakülte’lerinin ambleminde yer alan tıbbi sembolün de doğuş yeri oldu.
Gevher Nesibe Şifahanesi’nde hala görülebilen esasen bu rölyef, 12 dilimli evren çarkını çeviren, düğümlü çift yılan ikonografisidir.
Şifahane’nin Taç Kapısı’na işlenen ancak bugün tahrip olduğu için az bir kısmı görünmekte olan motifin benzeri bir taş üzerine yeniden işlenmiş olup, bugün şifahanede sergilenmektedir. (Ekli görsel) Bu motif, Türk tıp tarihinde Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver tarafından keşfedilip modern tıp amblemine ilham vermesiyle bilinir.
Yılan, doğanın iyileştirici gücünü en iyi bilen yaratık olarak kabul edilmiş ve bu nedenle ona sağlık ve tıbbın simgesi atfedilmiştir. Yılan, ölümcül zehriyle korkulan ve saygı duyulan çift yönlü bir varlıktır. Bu çift yönlülük, hastalığın ve iyileşmenin, yaşam ve ölümün düalizmini temsil eder, İyileşme ve zehir, yaşam ve ölüm gibi zıtlıkları vurgular.
Hanedan gücünü bilgelikle birleştiren Mahperi Hunat Hatun ise, ilme verdiği değerle Hunat Hatun Külliyesi’ni inşa ettirerek Kayseri’nin eğitim ve kültür mirasına büyük katkı sağlamıştır.
Şehrin siluetini süsleyen ve Kayseri’ye “Kümbetler Şehri” kimliğini kazandıran anıtsal mezarların (kümbet) arkasında yine kadınlar vardır
Selçuklu taş sanatının zirvesi sayılan Döner Kümbet’i (1276) yaptıran Şah Cihan Hatun ve Talas’taki Alaca Kümbet’in sahibi Emirci Hatun bu soylu geleneğin temsilcileridir.
Ayrıca MELİKE Adile Hatun gibi güçlü figürler de, mevcut eserlerin (Hacı Kılıç Külliyesi gibi) vakıflarını destekleyerek kültürel mirasın yüzyıllar boyu yaşatılmasını sağlamıştır.
Bu kadınların bıraktığı somut eserler ve manevi miras, Kayseri’nin kimliğini şekillendirmiş ve şehrin ihtişamlı Selçuklu ruhunu bugüne taşımıştır.
Türk Mitolojisi Ve Eski Türklerde İnanç Sistemleri Türk mitolojisi ve Eski Türklerin inanç sistemleri, kadim bir kültürün izlerini taşıyan, doğa, gök ve ruhlar üzerine kurulu zengin bir inanç yapısıdır. Türkler, İslamiyet’i kabul etmeden önce Şamanizm, Gök Tengri inancı ve doğa ruhlarına dayalı bir inanç sistemi benimsemişlerdir. Bu inançlar, hem toplumun sosyal yapısını şekillendirmiş hem de Türk mitolojisinin temelini oluşturmuştur. Bu blogda, Eski Türklerin inanç sistemini ve bu inançların mitolojik hikayelerdeki yansımalarını inceleyeceğiz. Gök Tengri İnancı: Eski Türklerin inanç sisteminde en önemli unsur Gök Tengri inancıdır. Türkler, evrenin ve tüm yaşamın yaratıcısı olarak Tengri’yi görürlerdi. Tengri, hem gökyüzünün hem de dünyanın düzenini sağlayan en yüce varlık olarak kabul edilirdi. Tengri ve Doğa İlişkisi: Gök Tengri inancı, doğa ile iç içe olan bir yapıya sahiptir. Türkler, doğadaki her şeyin Tengri’nin bir parçası olduğuna inanırlardı. Güneş, ay, yıldızlar ve dağlar, Tengri’nin güçlerini yansıtan kutsal varlıklar olarak görülürdü. Özellikle dağlar, gökyüzüne en yakın yerler olarak kutsal kabul edilir ve Türkler için ibadet edilen mekanlar arasında yer alırdı. Tengri’nin Hükmü: Eski Türkler, Tengri’nin sadece doğanın değil, aynı zamanda insanların ve devletlerin kaderini de belirlediğine inanırdı. Bu yüzden, hükümdarlar da Tengri’nin yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilirdi. Hükümdarların gücü, Tengri tarafından verilmiş kutsal bir yetki olarak görülürdü. Şamanizm ve Ruhlar İnancı Şamanizm, Eski Türklerin dini ve toplumsal yapısında önemli bir yer tutan bir inanç sistemiydi. Bu inançta, ruhlar ve doğa güçleriyle iletişim kurabilen şamanlar toplumun manevi liderleri olarak görev yaparlardı. Şamanlar ve Ruhlarla İletişim: Şamanlar, ruhlarla iletişim kurarak hastalıkları iyileştirme, kötü ruhları kovma ve doğa olaylarını kontrol etme gücüne sahip kişiler olarak kabul edilirdi. Şamanların doğaüstü yetenekleri, Türk toplumunda büyük saygı görmelerine neden olmuştur. Şamanlar, ayinler ve ritüellerle ruhlarla temas kurarak toplumsal dengeyi sağlardı. Yer-su İnancı: Şamanizmin önemli bir parçası olan yer-su inancı, doğada bulunan su kaynakları, dağlar, nehirler ve ağaçlar gibi doğal unsurların ruhlara sahip olduğuna inanmayı içerir. Bu yerler, Türk mitolojisinde kutsal kabul edilmiş ve doğaya karşı saygı duyulması gerektiğine inanılmıştır. Doğanın ruhları, insanların yaşamına doğrudan müdahale edebilecek güçlere sahipti. Ülgen ve Erlik: İyi ve Kötü Ruhlar Eski Türk mitolojisinde, evrenin iyilik ve kötülük arasındaki dengesini sağlayan iki temel ruh bulunur: Ülgen ve Erlik. Ülgen: Türk mitolojisinde Ülgen, göklerde yaşayan ve iyilik yapan ruhların lideri olarak kabul edilir. O, insanların korunmasını ve evrenin düzenini sağlar. Ülgen, aynı zamanda yaşamın devamı için gerekli olan yağmur ve bereketi getiren bir ruhtur. Erlik: Kötü ruhların lideri olarak kabul edilen Erlik, yer altı dünyasının hükümdarıdır. O, hastalıklar, felaketler ve ölümlerden sorumlu olan kötücül bir ruh olarak görülür. Erlik’in karanlık dünyası, insanların korktuğu ve kaçınmak istediği bir alemdir. Eski Türkler, Erlik’in zararlarından korunmak için Göktanrıdan çeşitli ritüeller ve dualar yaparak yardım isterlerdi. Eski Türk İnançlarının İslamiyet’e Geçişi Türkler, 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kabul etmeye başladılar. Ancak, eski inançların izleri İslamiyet’in kabulü sonrasında da devam etti. İslamiyet’e geçişle birlikte, Gök Tengri ve doğa ruhlarına dayalı eski inançlar, İslami değerlerle harmanlanarak Türk halk inançlarında yer buldu. Halk İnançları: Eski Türk mitolojisindeki doğa ruhları ve kahramanlık hikayeleri, İslamiyet’in etkisiyle birlikte halk arasında yaşamaya devam etmiştir. Hızır gibi figürler, hem İslamiyet’in hem de eski Türk inançlarının ortak özelliklerini taşıyan kültürel kahramanlar olarak kabul edilmiştir. Türk mitolojisi ve Eski Türklerin inanç sistemleri, doğa ile iç içe geçmiş, gök ve ruhlar üzerine kurulu zengin bir inanç yapısına dayanır. Gök Tengri inancı, Şamanizm ve yer-su gibi doğa ruhları, Eski Türklerin yaşam felsefesini ve manevi dünyasını şekillendirmiştir. Bu inançlar, Türk kültürünün temelini oluşturmuş ve Türk mitolojisinde anlatılan kahramanlık hikayeleriyle günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Faydalanılan Kaynakça; Karatay Üniversitesi makale “Türk Mitolojisi ve Eski Türklerde İnanç Sistemleri”
Azerbaycanlıların yaşadığı topraklarda kurduğumuz Türk devletlerinin listesi tüm tarih ve dünyaca bilinmektedir:
Aratta Devleti (MÖ 3. binyılın ilk yarısı, merkez Urmu);
Lullubi Devleti (MÖ 23. yüzyıl – MÖ 2. binyıl, merkez Urmu);
Kuti Devleti (MÖ 3. binyılın başı – MÖ 3. binyılın sonu);
Turukki Devleti (MÖ 20.-11.-10. yüzyıllar);
Manna Devleti (MÖ 9. yüzyıl – MÖ 590. yüzyıl);
Ishguz Devleti (MÖ 7.-4. yüzyıllar);
Maday Devleti (MÖ 672. yüzyıl – MÖ 550);
Atropatena Devleti (MÖ 321-MÖ 227, merkez Gazaka);
Kafkas Arnavut Devleti (MÖ 4. yüzyıl – MS 705, merkez Gebele, ardından Berde);
MS 630-869 yılları arasında Girdman, Şeki, Haçin, Şirvanşahlar ve Derbent bölgeleri küçük feodal devletler olarak varlığını sürdürdü. Bunun temel nedeni, feodal çatışmalar ve Arapların İslam’ı yaymak için izlediği saldırgan politikaydı.
898-941 yılları arasında Sacid Devleti (önce Meraga, sonra Erdebil merkezli);
941-981 yılları arasında Salarlı Devleti (Erdebil merkezli);
971-1088 yılları arasında Şedaddi Devleti (Gence merkezli);
981-1065 yılları arasında Ravvadli Devleti (önce Erdebil merkezli, sonra Tebriz merkezli);
987-1170 yılları arasında Syunik Devleti (Göyçe merkezli);
1038-1157 yılları arasında Büyük Selçuklu İmparatorluğu (Nişabur merkezli);
1108-1227 Aksungur Devleti (merkezi Marağa, ardından Tebriz);
1136-1225 Atabey Devleti (merkezi Nahçıvan, ardından Tebriz ve Hemedan);
1256-1335 İlhanlılar Devleti (merkezi Tebriz);
1335-1357 Çobanoğulları Devleti (merkezi Tebriz);
1375-1468 Karakoyunlu Devleti (merkezi Tebriz);
1378-1508 Akkoyunlu Devleti (merkezi Tebriz);
1501-1722 Safevi Devleti (merkezi Tebriz);
1736-1747 Afşar Devleti (merkezi Meşhed);
1794-1925 Kaçar Devleti (merkezi Tahran);
1918-1920 Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (Bakü merkezi);
1920 Azadistan Devleti (Tebriz merkezi);
1945-1946 Azerbaycan Milli Hükümeti (Tebriz merkezi);
1991-günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti.
“Türkler 11. yüzyılda buraya geldi” fikri, hiçbir temeli olmayan bir uydurma ve saçmalıktır.
REVAN (ERİVAN) HANLIĞI VE TÜRKMENELİ: TÜRK TARİHİNDE DEMOGRAFİK SÜREKLİLİK, YÖNETİM HATALARI VE STRATEJİK ÇÖZÜMLER Revan (Erivan) Hanlığı ve Türkmeneli coğrafyası, Türk tarihinin ve kültürünün en önemli alanlarıdır. Bu bölgeler, tarih boyunca Türk/Türkmen nüfusunun belirleyici olduğu ve Türk siyasi, kültürel ve toplumsal örgütlenmelerinin temelini oluşturduğu alanlardır. Revan, Kafkasya’nın batısında Türk devlet geleneğinin uzun süre hüküm sürdüğü bir merkezdir. Türkmeneli ise Mezopotamya’nın kuzeyinde, Musul’dan Kerkük’e, Süleymaniye’den Erbil’e, Telafer’den Halep’e kadar uzanan bir alanı kapsayan Türk yurdunun asli parçasıdır.
Bu bölgelerde Türk nüfusu, tarihsel süreklilik içinde asli unsur olarak yaşamış ve bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunu belirlemiştir. Revan ve Türkmeneli’nin Türk tarihindeki merkezi konumu, sadece geçmişin bir göstergesi değil; günümüz siyasal, kültürel ve akademik tartışmalar için de önemli bir referanstır. Bu çalışma, bu tarihsel sürekliliği, demografik yapıyı ve stratejik önemi ele alırken yönetim hatalarının ve dış müdahalelerin Türk toplulukları üzerindeki etkisini de ortaya koymaktadır.
Tarihsel veriler, Türklerin bu bölgelerdeki sürekliliğini gösterirken, aynı zamanda yönetim zaafları, yönetememe ve dış müdahaleler nedeniyle karşılaşılan stratejik kayıpları da göstermektedir. Bu kayıplar, Revan topraklarının Osmanlı yönetiminin öngörüsüzlüğü, hataları ve dış güçler nedeniyle değişmesi ile Türkmeneli’de “Kürdistan” oluşum girişimlerinin hız kazanması gibi somut örneklerde görülmektedir.
Revan Hanlığı’nın Tarihsel ve Toplumsal Yapısı
Revan Hanlığı, tarih boyunca Türk devlet geleneğinin hüküm sürdüğü bir bölgedir. Hanlığın idari yapısı, askeri teşkilatı ve toplumsal örgütlenmesi tamamen Türk siyasi ve kültürel normlarına dayanmıştır. Bölge nüfusu büyük ölçüde Türk/Türkmenlerden oluşmuş, kültürel, ekonomik ve sosyal yaşamın temel unsurları Türkler tarafından şekillendirilmiştir. Revan, Türklerin Kafkasya’daki tarihi siyasi ve kültürel merkezlerinden biri olarak kabul edilir.
Revan’ın tarihsel kimliği, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu ve Akkoyunlu dönemlerinden başlayarak Osmanlı hâkimiyeti döneminde de korunmuştur. Türk toplulukları bölgede hem yerleşik hem göçebe olarak sosyal, ekonomik ve kültürel etkinliklerini sürdürmüş, Revan’ı bir Türk siyasi merkezi olarak pekiştirmiştir. Bölgenin şehirleri, köyleri ve tarımsal alanları, Türk kültürünün ve ekonomik yapısının temelini yansıtmaktadır.
yüzyılda Rus müdahalesi ve Osmanlı yönetim hataları, Revan’ın demografik yapısında önemli değişiklikler yaratmıştır. Rusların bölgeye Ermeni nüfusu yerleştirmesi ve Osmanlı’nın yeterince etkin olamaması sonucunda Revan’ın nüfus dengesi Türkler aleyhine değişmiştir. Buna karşın bölgenin kültürel ve siyasi mirası Türk etkisini taşımaya devam etmektedir.
Revan Hanlığı’nın Türk tarihi açısından önemi, yalnızca coğrafi bir alan olmasıyla sınırlı değildir. Bölgenin kültürel yapısı, ekonomik örgütlenmesi ve toplumsal düzeni, Türk topluluklarının uzun süreli varlığının ve devlet geleneğinin somut göstergesidir. Revan, Türk tarihinin Kafkasya’daki kalıcı ve etkili bir merkezi olarak tarih sahnesindeki yerini korur.
Türkmeneli’nin Tarihsel Sürekliliği
Türkmeneli, tarih boyunca Türk/Türkmen topluluklarının yoğun biçimde yaşadığı ve etkin olduğu bir bölgedir. Bölge, Selçuklular döneminden itibaren Türk yerleşimlerinin sürekliliği ile dikkat çekmiştir. Musul, Kerkük, Erbil, Telafer ve Tuzhurmatu gibi şehirler, Türk yurdunun asli parçalarıdır ve bölgenin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı Türk nüfus temelinde şekillenmiştir.
Türkmeneli’nin nüfusu yüzyıllar boyunca Türk/Türkmen ağırlıklı olmuştur. Türk aşiretleri bölgenin kırsal ve şehir alanlarını şekillendirmiş; ticaret, ziraat, zanaatkârlık ve askerî organizasyon Türk toplumunun belirleyici unsurlarını oluşturmuştur. Türkmeneli, Türk kimliğinin Mezopotamya’daki en yoğun ve güçlü merkezi konumundadır.
Arap, Kürt, Süryani ve Keldani topluluklarının bölgeye yerleşmesi, tarihsel olarak 19. ve 20. yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Bu toplulukların göçü, uluslararası müdahaleler, yönetim değişiklikleri ve siyasi düzenlemelerle bağlantılıdır. Ancak Türk nüfusu ve kültürel mirası bölgedeki baskın konumunu kaybetmemiştir.
Osmanlı döneminde Türkmeneli, idari ve ekonomik açıdan Türk topluluklarının yoğun olduğu bir stratejik alan olmuştur. 20. yüzyılda savaşlar ve rejim değişiklikleri bölgedeki Türk topluluklarını etkilemiş olsa da, bölgenin Türk kimliği ve kültürel sürekliliği korunmuştur. Türkmeneli, Türk tarihinin Mezopotamya’daki en eski ve etkili yerleşim merkezlerinden biridir.
Yönetim Hataları ve Dış Müdahaleler
Revan ve Türkmeneli coğrafyalarında yaşanan değişimler, Türk devlet yöneticilerinin hataları ve dış müdahaleler sonucu ortaya çıkmıştır. Revan topraklarında Osmanlı’nın stratejik zaafları, yönetim hataları ve dış müdahaleler, Türk nüfusunun yerinden edilmesine ve bölgenin demografik olarak Ermeni lehine değişmesine yol açmıştır. Türkmeneli’de ise Türkiye Cumhuriyeti’nin son 50 yıllık bazı politik eksiklikleri ve uluslararası müdahaleler, “Kürdistan” oluşum girişimlerine fırsat yaratmıştır.
Bu iki örnek, Türklerin tarihsel coğrafyalarında karşılaştığı stratejik kayıpların yönetim eksikliği ve dış güçlerin işbirliğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir. Yönetim zaafları, yalnızca kısa vadeli etkiler yaratmakla kalmamış; uzun vadede etnik, kültürel ve siyasi yapıları köklü biçimde değiştirmiştir.
Tarih, Türk devlet geleneğinde güçlü, öngörülü ve şeffaf bir yönetim kapasitesinin önemini göstermektedir. Revan ve Türkmeneli örnekleri, yönetimsel etkinlik ve stratejik bilincin yokluğunun uzun dönemli sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır.
Çözüm Yolları ve Stratejik Öneriler
Türklerin gelecekte benzer kayıpları önlemesi için kapsamlı stratejiler geliştirmesi şarttır. Öncelikle bölgesel ve uluslararası politikada aktif ve bilinçli bir duruş sağlanmalıdır. Dış müdahalelere karşı önleyici tedbirler, askeri kapasite, diplomatik etkinlik ve ekonomik dayanıklılıkla desteklenmelidir.
Türk topluluklarının yaşadığı bölgelerde siyasi temsil güçlendirilmeli, kültürel ve ekonomik hakları güvence altına alınmalıdır. Yerel yönetim kapasitesi artırılmalı, eğitim ve kültürel sürekliliği destekleyen programlar uygulanmalıdır. Bu, hem sosyal istikrarı hem de Türk kimliğinin korunmasını sağlar.
Tarihsel tecrübelerden ders almak, devletin yönetim kapasitesini artırmak ve stratejik planlama yapmak, Türklerin kendi coğrafyalarındaki varlığını güvence altına almanın temel unsurlarıdır. Türk topluluklarının kültürel ve demografik sürekliliği, yalnızca tarihsel hafızaya dayanmakla kalmayıp, aynı zamanda etkin bir yönetişim ve stratejik politikayla korunmalıdır.
Uzun vadeli stratejiler, kültürel, ekonomik, askeri ve diplomatik alanları kapsamalıdır. Revan ve Türkmeneli örnekleri, Türklerin geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de kendi coğrafi ve kültürel haklarını korumak için stratejik akıl ve planlamaya ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Sonuç
Revan Hanlığı ve Türkmeneli, Türk tarihinin köklü ve etkili coğrafyalarıdır. Revan, tarih boyunca Türk siyasi otoritesinin ve kültürel etkinliğinin merkezi olmuştur. Türkmeneli ise Mezopotamya’daki Türk varlığının en eski ve yoğun yerleşim alanıdır. Arap, Kürt, Süryani ve Keldani toplulukları, tarihsel süreçlerde bölgelere göç etmiş olsa da Türk nüfusu ve kültürel mirası bu bölgelerde asli unsuru oluşturmuştur.
Yönetim hataları, işbirlikçilik ve dış müdahaleler, bu bölgelerde stratejik kayıplara yol açmıştır. Revan topraklarında Osmanlı yönetiminin hataları ve dış müdahaleler, Ermenistan devletinin kurulmasını sağlamış; Türkmeneli’de ise Türkiye Cumhuriyeti politikalarının eksiklikleri, hataları, işbirlikçilik ve dış müdahalelerle “Kürdistan” kurulmasına doğru bir süreç başlatmıştır. Bu durum, dün olduğu gibi bugün de tarihsel bedelleri ortaya çıkarmaktadır. Bu kayıplar, Türk devletlerinin yönetim kapasitesinin ve stratejik öngörüsünün önemini göstermektedir.
Türklerin gelecekte benzer kayıpları önlemesi için kapsamlı stratejiler geliştirmesi şarttır. Kültürel, ekonomik, askeri ve diplomatik alanlarda güçlü politikalar uygulanmalı, yerel yönetimler ve topluluklar güçlendirilmelidir. Tarihsel tecrübeler, Türklerin hem geçmişte hem de günümüzde kendi coğrafyalarındaki varlığını korumak için stratejik planlama ve bilinçli yönetişime ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Sefa Yürükel
Kaynakça • Minorsky, V. Studies in Caucasian History. • Fisher, A. The Russian Annexation of the Caucasus. • Svanberg, I., & Wheeler, T. Turkey and the Turks. • Bruinessen, M. Agha, Shaikh and State: The Social and Political Structures of Kurdistan. • Olson, R. The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion. • Çetinsaya, G. Musul Vilayeti ve Osmanlı Siyaseti. • Yıldırım, B. Irak Türkmenleri Tarihi. • Yamada, M. Imperial Policies and Ethnic Structure in the Late Ottoman and Mandate Periods.
“İran yaylası ərazisində qədim sivilizasiya və tarix türklərə məxsusdur. Bu tarixin izi 7 min ildir”. İranda 1950-ci illərdə hakimiyyətdə olan Məhəmmədrza Pəhləvinin əmri ilə dünyanın nüfuzlu arxeoloqları, etnoqrafları, piktoqram üzrə mütəxəssisləri və tarixçi alimləri İrana dəvət edildilər. Məqsəd indiki İran adlı ölkənin ən qədim çağlardan guya fars dövləti olduğunu sübut etmək idi. Bu məqsədlə Tehranda hətta “Tarixi tədqiqlər” adlı elmi jurnal dərc olunaraq dünyanın hər yerinə yayılırdı. Tədqiqatların başa çatandan sonra ABŞ-dan gəlmiş məşhur arxeoloqlar Hilen Kantur və Pinas Delokas kimi vicdanlı alimlər Ekbatana (Həmədan) və Həsənlitəpə (Urmu) kurqanlarından üzə çıxarılan maddi-mədəniyyət abidələri ilə sübut etdilər: “İran yaylası ərazisində qədim sivilizasiya və tarix türklərə məxsusdur. Bu tarixin izi 7 min ildir”. “Azərbaycanın şimalı və cənubu qədimdən türk yurdu olmuşdur, bunun əksini əsla müzakirə etmək olmaz”. Lev Qumilyov, dünya şöhrətli rusiyalı tarixçi alim, etnoqraf, tədqiqatçı, türkoloq. “Türklərin ata yurdu Azərbaycan və Şərqi Anadoludur”. Dünya şöhrətli tarixçilər Zinaida Raqozina, Aleksandr Samoyloviç, Nikolay Marr. “Azərbaycanda türklər hələ lap qədim zamanlardan yaşayıblar. Əgər Tarixin atası hesab olunan Herodot 2500 il bundan əvvəl türklərin burada yaşamasından xəbər verirsə, deməli Azərbaycan türkləri çox-çox əvvəl burada yaşayıb məskunlaşmışlar. Görkəmli tarixçi Z.Yampolski də bu fikirdədir. O, yazırdı: “Mixi yazıların, habelə ilk mənbələrin məzmunu bunu deməyə əsas verir ki, türk dili Azərbaycanda eramızdan əvvəlki dövrlərdə peyda olmuşdur.” VII əsr ərəb tarixçisi Cürhumi də qətiyyətlə bildirir ki, “Azərbaycan lap qədim çağlardan türklərin vətəni sayılır, onlar bu ərazidə çoxdan məskunlaşmışlar”. Vəli Həbiboğlu, fəlsəfə doktoru tarixçi “Ən qədim Çin mənbələri türklərin Xəzər dənizinin qərb sahillərindən (Azərbaycandan) gəldiyini bildirir. Həmin mənbələrdə türklərlə bağlı ikinci rəvayətdə də deyilir ki, türklərin ilk atası Xəzər dənizinin qərbində yaşayırdı və onlar hunların bir bölümü idi və Asina adlanırdı”. Cavad Heyət, alim, türkoloq. “Türklərin tarix və mədəniyyətinə bir baxış” s. 72. Lev Qumilyov, 2002, s. 26-27. “Türklərin ulu babalarının Azərbaycanda yaşaması faktdır və bunu e.ə. III minilliyə aid Akkad, Aşşur və Urartu mənbələri də təsdiqləyir”. Bəxtiyar Tuncay, türkoloq, tarixçi, tədqiqatçı. Türklər bura 11-ci əsrdə gəlibsə skiflər, saklar, massagetlər Xəzər xaqanlığındakı türklər burda nə gəzirdi? Kimmerlər, kaspilər, Tomris, massagetlər burada nə edirdi ? Qafqaz Albaniyasının aparıcı etnosu olmuş qıpçak türklərinin eradan əvvəl tikdiyi vənglər, məbədlər, qəbirlər- kurqanlar burada nə gəzir? Bu abidələrin hamısının üzərində türk damğaları, türk qopuzu və s. türk nişanları var. Türklərin Azərbaycana gəlmə olması fikri türklərin möhtəşəm tarixini həzm edə bilməyənlərin uydurduğu cəfəngiyyatdır və boş, elmi əsası olmayan, fiaskoya uğramış fikirlərdir..
SAKA’LARIN- İSKİTLERİN TÜRKLÜĞÜ Bir kavmin soy-etnik kökünü tayinde filolojik, arkeolojik ve antropolojik kaynakların olması gerekir.
Bu gereklilik yalnız Türk kökenli kavimler için değil, bütün soy-etnik kökü bilinmeyen kavimler için geçerlidir. Bütün belgelerden hareketle adı geçen kavmin anavatanı, dili, dini, gelenek-göreneği ve sanat anlayışının anlaşılabilecek mahiyette olması gerekir.
Bu şekilde meseleye yaklaşıldığında İskitler’in kimliği problemi aydınlatılabilir. Öncelikle İskitler’in anayurdu neresiydi? sorusuna cevap aramamız gerekiyor.
Bu hususta Herodotos, «Göçebe İskitler, Asya’daydılar; Massagetlerle yaptıkları bir savaştan yenik çıktılar, Araxes Irmağını geçtiler, Kimmerlerin yanına göç ettiler» demektedir.
Herodotos Araxes’i Aral gölünün doğu tarafına akan Jaxartes olarak ifade ediyor ve sonraki yazarların Hazar denizine batıdan aktığını söyledikleri Araxes’i kastetmiyor. Yukarıda adı geçen halk Saka olarak bildirilir ve doğuya, Jaxartes’in doğduğu bölgeye yerleştiriliyor. Bundan dolayı İskitler’in M.Ö. 8. yüzyılda Orta Asya’da bulunduklarını ve daha uzakta Bering Boğazı’na kadar bu atlı bozkır kavimlerinin yayıldığını anlayabiliyoruz.
Pers kaynaklarında geçen ve üç Saka grubundan biri olan Saka tiay para daray ise denizin ötesine geçen Sakaları, yani İskitleri gösteriyor. Buradan Pers ülkesinin kuzeyinde doğudan batıya doğru bir göç hareketinin olduğunu anlayabiliyoruz.
Bu da bize bir zamanlar İskitler’in bozkırların doğusunda yaşadıklarını, ilk yurtlarının bozkırların doğusunda aranması gereğini gösteriyor. Yazılı kaynaklardaki bilgileri arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkartılan buluntularda desteklemektedir. İskitler’e ait arkeolojik buluntuların daha eski tarihli olanları bozkırların doğusunda ortaya çıkartılmıştır. Özellikle Tuva’da Arjan kurganı buluntuları İskitler’e ait olanları, çeşit bakımından zenginlikleri dikkate alındığında adı geçen kavmin ortaya çıktığı coğrafyaya ışık tutmak ve bu hususta yazılı kaynakları doğrulamak açısından büyük değer taşımaktadır. Çünkü erken Şaka/ İskit kültürüne İskit- Sibirya kültürü etki etmekte ve bu kültür bozkırlarda M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamakta ve bozkırın geniş alanlarında tüm özelliğiyle eksiksiz olarak gelişme göstermektedir.
Modern araştırıcılar arasında otorite olan Minns, İskitlerin Asya kökenli bir kavim olduğunu, «Elbette konar-göçer İskitlerin Asya kökenli olmaları İranlılarla alakalı değildir, fakat Ari olmayan köklerini hatırlatır» derken bozkırların doğusunda birçok kurgan özellikle Arjan kurganı açılmamıştı. Bu kurganın açılması ve buluntularının değerlendirilmesi İskitlerin ilk yurdunun Asya içleri olduğunu «hatırlatmaktan» öte, artık kesinlikle düşündürüyor. Bu durumda Türklerin anayurdunun Altaylar ve çevresi olarak kabul görmesi de önemli yer tutuyor. İskit/Saka adı da İskitlerin kimliği meselesine açıklık kazandırıyor. İskitlerin kabile isimleri olan Targutae, Skolot ve Paralat kelimelerinin Türk, Çiğil ve Barula adlarının «T»-li cemi şeklini, yani Türküt, Sikülüt ve Barulat kelimelerini hatırlatıyor.
İskit kelimesi Cengiz’in ilk dayandığı Sakait kabilesinin adı gibi Saka adının «T»-li cem şekli olmasını düşündürüyor. Bir çok Türk lehçesinde Sa/Sak kelimesinin yaygın manalarından biri «yay» olup, bazı Türk lehçelerinde «kuvvet», «güç» anlamına geldiği biliniyor. İskit/Sakaların kendilerine hangi adı verdikleri henüz kendi yazılı kaynaklarıyla belirlenmemesine ve onlara bu adı komşularının vermesine rağmen, kendilerini buna yakın bir adla anmaları mümkün görünüyor.
Bilim adamlarının Türklükle ve Türkçe ile bağlantılı görmeye çalıştıkları Sak kelimesinin, Türkçe’de bazı kelimelerde «s» ve «y» değişim hadisesinden hareketle «yay» anlamına geldiğini, Türkler’de yay ve okun en eski devirlerden bu yana önemini, Bozoklar, Üçoklar, Yaylar, Yaylar gibi daha sonraki Türk boylarının da yayı ve oku kendilerine ad olarak aldıklarını düşündüğümüzde Sak kelimesinin Türkçe ile alakalı bir kelime olabileceği akla yatkın geliyor. Ayrıca Sakaların çok iyi yay ve ok kullanmaları, bu hususiyetlerinin hem yazılı kaynaklar ve hem de arkeolojik malzemeyle belirlenmesi, onların adının yay ve okun birleşmesinden oluştuğu düşüncesini kuvvetlendiriyor. İskit/Sakaların kimliğinin belirlenmesinde dilleri de önemli bir yer tutuyor. Ancak, İskit dili ile ilgili belgelerin çok az oluşu meselenin hallini zorlaştırıyor.
Senkronik (Çağdaş) kaynaklarda geçen, İskitlere aitliği bilinen kelimelerden hareketle İskitlerin dili, dolayısıyla kimliği hakkında görüş ileri sürebilmek mümkün olabiliyor. Özellikle senkronik kaynakları çivi yazılı belgeler ve Grek yazarlarının eserleri oluşturuyor. Özellikle batı bozkırlarında yayılmış olan İskitçe kelimeler Türkçe kelimelerle karşılaştırma yapmaya imkan veriyor. Coğrafya isimleri, şahıs isimleri çivi yazılı belgelerdeki isim ve fiiller böyle bir denemeyi mümkün kılıyor. Bozkırların doğusunda kurganlardan çıkartılan runik yazılı belgeler İskit/Sakaların dilinin belirlenmesinde önemli buluntular olarak dikkati çekiyor.
Bunlar arasında Kazakistan’da Alma Ata yakınında Esik kurganından çıkartılan ve M.Ö. 5-4. yüzyıllara tarihlendirilen gümüş bir kap üzerinde runik yazı ortaya çıkartılmıştır. Bilim adamları bu yazılı belge üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Belgenin Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuş ve burada ortaya çıkan harflerin Orhun’dakilerin ilkel şekilleri olduğu belirtilmiştir. Aynı zamana tarihlendirilen Pavlador bölgesinde bir kurgandan da runik yazılı belge ortaya çıkarılmış olup, yazının Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuştur. Bu yazılı belge de runik yazının Güney Sibirya ve Kazakistan’daki konar-göçer kavimler arasında çok geç çıktığı yolundaki önceden ortaya atılan görüşün yanlışlığını ortaya koymuştur.
Runik yazının mevcut örneklerinin milattan önceki yıllara ve hatta M.Ö. 5. yüzyıla kadar gitmesi epeyce eski olduğunu ve Göktürk Dönemi’ne kadar bir tekamül süreci geçirdiğini göstermektedir. Bu yazının Sakalardan başlayarak, çeşitli Hun boylarında da kullanılmak suretiyle, Göktürklere kadar ulaştığı ve bütün Türkçe konuşan kavimler tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. İskitlerin dini inancı da onların kimliğini belirlemede önemli bir yer tutuyor. Yazılı belgelerde yalnız Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan ve Greklerle de teması olan İskitlerin panteonu(tanrılar alemi) hakkında sınırlı bilgiler bulunmaktadır.
Herodotos İskit dilinde Hestia’ya «Tabiti», Zeus’a «Papaios», Toprak’a «Api», Apollon’a «Oifosyros», Göksel Aphrodite’ye «Artimpasa», Poseidon’a «Thamimasadas» denildiğini bildirmektedir. Herodotos’un verdiği bilgilerde İskitler’in Türklüğüne dair açık işaretler bulunmaktadır. Başlıca, Papaios (Gök Tanrısı), Apia (Yer Tanrısı) ve Tabiti (Ev ve Aile Tanrısı) olmak üzere üç tanrı bulunmaktadır. Eski Türklere ait bütün eski kaynaklar Gök Tanrısı (Tengri) ile Yer Tanrısı (Yersub)’nın varlığından bahsediyor. Bilge Kağan yazıtında «Yukarıda Türk tanrısı ve mukaddes Yer Sub’u» ibaresi geçmektedir. Bu iki Tanrıdan başka Türklerde bir de Umay adında ev hayatına ve çocuklara bakan bir tanrıça bulunmaktaydı.
İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça fonksiyonu itibariyle eski Türklerdeki Umay’a tekabül etmektedir. Yer Tanrısı ismi olarak gösterilen Apia kelimesi de Türkçe bir kelimeyi düşündürüyor. Hemen hemen bütün Türk lehçelerinde Ebi, Ebe kelimesinin doğuran kadın manasına geldiği bilinmektedir. Bu kelime zamanında mahsul Tanrısı, yani mahsul veren, mahsul doğuran Tanrı adı olup, daha sonra Ebelere, doğuran, doğurmaya yardım eden kadınlara geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kazan lehçesinde Ebi kabile, büyük ana ve umumiyetle muhterem kadın manalarına gelmektedir. Eski Türklerde muhterem kadınları Tanrıça adlarıyla yadetme adetinin olduğunu da Köl Tigin Yazıtı’ndan öğreniyoruz.
Bilge Kağan annesini Umay gibi görüyor. İskitlerle eski Türk dini inancı arasında bir paralellik kurabilmek mümkün olabiliyor. İnancın merkezinde Gök Tanrının olduğu anlaşılabiliyor. Özellikle böyle bir inancın varlığını bozkırların doğusunda yaşayan İskit topluluklarında görebilmek mümkün oluyor. Tarihi İskitlerin doğusunda yaşayan ve Saka tigrakhauda, yani ok şeklinde sivri başlık giymiş Sakalarla Massagetlerin aynılığı biliniyor. Massagetlerin dini inancıyla ilgili olarak Herodotos, «Taptıkları tek tanrı güneştir ve ona at kurban ederler. Bunun anlamı tanrıların en hızlısı olan Güneş’e en hızlı hayvanı takdim etmektir» demektedir.
Buradan onların Politeist (çok tanrılı) bir inancının olmadığını, muhtemelen Herodotos tarafından belirtilen güneşin de gök olabileceğini düşünebiliyoruz. Eski Türklerde Gök-Tanrısı adına hayvanlar, özellikle at sunulmakta ya da kurban edilmekteydi. Göğün büyük cisimleri Güneş ile Ayın, sonunda gök gürültüsü ile şimşek gibi gök hadiselerinin Gök-Tanrıyla belirli bir bağlantısı vardı. Massagetlerde tek tanrı olarak belirtilen Güneş de Ay ve Yıldızlar gibi gök içerisinde yer aldığından bu durum Gök-Tanrı inancıyla bağlantılıydı.
İskitlerde Tanrı ya da Tanrılar antropomorflaştırılmamışlar (insan şeklinde tasavvur ve tasvir edilmeme) ve kült (tapımla ilgili) heykelleri yapılmamıştır. Dolayısıyla İskit tanrıları için tapınaklarda inşa edilmemiştir. «Asli Türk itikadında antropomorfizm yoktu. Bundan dolayı da onları muhafazaya mahsus yapılar olan tapınaklar inşa edilmiyordu».
İskitlerde atalar saygıyla yad ediliyordu. Onların hayatında atalarının mezarlarının önemli bir yeri vardı. Bir ölçüde onları yurtlarına bağlayan en önemli unsurlardandı. Bunu Darius’un İskitler üzerine yapmış olduğu sefer sırasında çok iyi anlıyoruz. Darius İskit hükümdarına elçi göndererek kendisine karşı koyabilecek gücü varsa, karşısına çıkarak savaşmasını ister.
İskit hükümdarı ise, hiç kimseden korkmadığını, hiçbir kentleri ve dikili ağaçlarının olmamasından dolayı savaşa girmediğini belirtir. Ancak, Persler atalarının mezarlarını bulup onlara zarar verirlerse, o zaman savaşacaklarını bildirir. Buradan İskitlerde bir atalar kültünün varlığı anlaşılır. Eski Türklerde de atalara ait hatıralar kutlu sayılmaktaydı. Ataların ruhlarına kurbanlar kesilmekte ve onların mezarları korunmaktaydı. İskitlerde ruha inanış düşüncesi de köklü bir geleneğe bağlı bulunmaktaydı. Bütün hayatları boyunca, tabiatla mücadele ve kaynaşma içerisinde bulunan bu insanlar, zaman zaman birtakım korkunç veya garip tabiat hadiseleriyle karşılaşmışlar ve açıklayamadıkları bu halleri ruhlara atfetmişlerdir. Bunlar iyi ve kötü ruhlardır. Bazıları ise işlerini bozar. Tabiat kuvvetlerine inanma eski Türklerde de vardı.
Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, mağara, ağaç, orman, volkanik göl, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi ruh tanrılar tasavvur edilmişti. Ruhlar iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. İskitlerin inandıkları ruhlar ve tanrılar aleminin eski Türk dininde bulunan motiflerle olan benzerliğini tesadüfle açıklamak mümkün değildir, aksine bu benzerlik ve bağlantılar İskitlerin Türklüğüne işaret olarak kabul edilebilir. İskitler gelenek ve göreneklerine bağlı ve yabancı geleneklere kesinlikle kapalı bir toplumdu. Konar-göçer bir kavim olan İskitler, soğuğa karşı korunaklı, keçeyle kaplı, dört ya da altı tekerlekli, öküzler tarafından çekilen arabalarda yaşamaktaydılar.
Hayvanlarına otu bol otlaklar bulmak için dolaşmaktaydılar. Onlar pişmiş et yemekte ve kısrak sütü içmekteydiler. Hunlar ve Göktürklerde aynı şekilde yaşamaktaydılar. Bunlar Türk «derme evlerinde», yani keçeden yapılmış kubbeli çadırlarda yaşıyorlardı. Diğer Türk kavimleri gibi İskitlerde kımız içiyorlar ve sütten «kurut» yapıyorlardı. Özellikle İskitler hayatlarının önemli bir kesimini at üzerinde geçirmekte ve hep pantolon giymekteydiler. Hunlar da aynı şekilde yaşamaktaydılar ve adetleri bakımından İskitlere benzemekteydiler.
İskitler başta at olmak üzere bütün hayvanları kesmekteydiler. Domuz kurban etmeleri bir tarafa, onu topraklarında beslemeleri bile söz konusu değildi. Türkler hemen her devirde kesim hayvanı olarak atı diğer hayvanlara tercih etmişlerdi. Günümüzde at kurban etme adetinin gayrimüslim Altay Türkleri arasında devam ettiği bilinmektedir. İskitlerin genelde domuz beslememeleri ve onu asla kurban etmemeleri ilgi çekicidir. Buradan Türklerin bu hayvana karşı duydukları nefretin sadece İslami kanatle ilgili olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu cümleden olarak, İskitlerin at kurban etmeleri ve domuz kesmemeleri onların Türklüklerine bir işaret sayılabilir.
İskitler arasında oldukça fazla olan falcılar kehanetlerinin icrasında söğüt çubukları kullanmışlar. Bu kehanet gösterme tarzına Altaylılar, Çuvaşlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Tuvalılarda rastlanılmıştır. Böyle bir anlayışın Türk kültür çevrelerinde köklülüğü ve yaygınlığı dikkat çekmektedir.
İskitlerde ant içme geleneği de vardı. Toprak bir kupanın içerisine şarap doldururlar; ant içecek olanlar buna kanlarını karıştırırlar; bunun için sivri bir şeyle küçük bir delik açarlar, ya da kılıçla hafif çizerler; sonra kabın içerisine bir pala, oklar, bir balta ve mızrak daldırırlar; bu da olduktan sonra ant içerler ve kaptaki şaraptan azıcık içerler ve orada bulunanların ileri gelenleri de onlarla beraber içerlerdi. Aynı merasim eski Türklerde de vardı. Asya Hun hükümdarlarından Huhanye de aynı şekilde Çin elçileriyle yaptığı anlaşmada şaraba kan karıştırarak içmişti. Bunun Macarlar ve Kumanlar arasında da yaygın olduğu bilinmektedir. İskitlerdeki dostlaşma merasimlerinde görülen kan karıştırma usulü tarih boyunca bütün Türk boylarında devam etmiş olup, hatta Osmanlı edebiyatında kan yalaşıp dost olma motifi çıkmıştır.
İskitler kahramanlıkları ve savaş taktikleriyle de bir çok kavimden farklıydı. Onlara saldıranlar ellerinden kurtulamazdı, hepsi atlı ve ok atarak savaşırlardı. Eski Türk toplulukları aynı şekilde mücadele etmekteydiler. At üzerinde yayı etkili bir savaş silahı haline getirebilmişler ve «uzak savaş» usulünü benimsemişlerdi. Türkler at sayesinde süratli manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ediyorlardı.
İskitler hükümdarları öldüğü zaman eni boyu bir dörtgen, büyük bir mezar kazarlar, mumyalama işlemi tamamlanmış ölüyü getirirlerdi. Hayatta olanlar kulaklarının memesini keserler, başlarından saçlarını kazıtırlar, kollarını çizerler, alın ve burunlarını yırtarlardı. Eski Türklerde de aynı gelenek dikkati çekmektedir. Bilge Kağan bengü taşında böyle bir merasimden söz edilmektedir. Bilge Kağan babasının it yılının onuncu ayının yirmi altıncı gününde öldüğünü, domuz yılının yirmi yedinci gününde yas töreni yaptırdığını bu esnada Çinliler’in ıtriyat, altın ve gümüş, diğer topluluklara mensup kişilerin de iyi at ve kara samur kürkleri getirdiklerini belirttikten sonra; tören sırasında bütün halkın saçlarını tıraş ettiğini ve kulaklarını yaraladığını bildirmektedir. Buradan İskitlerdeki ölü gömme adetinin aynen Göktürklerde de tatbik edildiğini anlıyoruz.
İskitlerde ölülerin mumyalanması arkeolojik kazılarla da anlaşılabilmiştir. Pazırıktan bulunan cesetler mumyalanmıştır. Bu mumyalanmış cesetlerin üzerinde dövmelere de rastlanılmıştır. Genelde cesetlerde, vücudun ön ve arka kısımlarında baştan aşağıya kadar dövmeler bulunmaktadır. Eski Türkler de toprak olmayı bir türlü kabul edememişler, bütün fertlerini değilse bile, ulularını ve hükümdarlarını mumyalamak suretiyle, maddi varlıklarını ebedileştirmek istemişlerdir. Değiştirdikleri çeşitli dinlerin ruh anlayışına göre, bazen bu sanatlarını tadile lüzum görmüşler, fakat büsbütün bırakmamışlardır. İslamiyeti kabulleriyle de mumya yapmakta devam etmişlerdir. Buna en güzel misal, Anadolu Selçuklularının yaptıkları mumyalardır. II. Kılıç Arslan, I. Keyhüsrev, II. Süleyman Şah, III. Kılıç Arslan ve daha birçokları mumyalanmıştır.
İskitlerin kendi gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları bilinmektedir. Aynı şekilde Göktürklerin de gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları anlaşılmaktadır. Bilge Kağan, milletine Çin kültürünün cazibesine kapılmamalarını tavsiye ediyor. Çin ülkesine yerleşenlere, Çince unvanları kabul edenlere, yaptıklarının yanlış olduğunu bildiriyor.
İskit sanatının izlerini çok geniş sahada bulmak mümkündür. Konar-göçer olarak yaşayan İskitler, daimi mesken yerine çadırı ikametgah olarak kullanmış ve kendilerini her türlü doğal unsurlardan koruyan bu nesneyi kutlu saymışlardır. Kurgan adı verilen tepecikler de esasında İskit çadırının öbür dünya için hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir. Bu kutlu mekan form olarak asırlarca devam etmiş ve özellikle Hun-Türk kültüründe önemini korumuştur. Enterasan bir noktada, Selçuklu kümbetlerinin mimari olarak aynı geleneği devam ettirmesidir. Bunlar ekseriyetle iki katlıdır. Alt tarafı defin bölmesi olan kümbetlerin üst bölümü tamamen çadıra benzetilmiştir. Bu da bize, Selçuklu Türklerinin Müslüman oldukları halde hâlâ eski bozkır hayatının geleneklerine bağlı olduklarını göstermektedir.
Çin’in kuzeybatısından Tuna nehrine kadar çok geniş bir sahadan meydana çıkartılan kurgan buluntuları da İskit ve Hunlardaki sanat anlayışının benzerliğini göstermeleri bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu sanata «Hayvan Üslubu» adı verilmektedir. İskit ve Hun sanatkarları, çoğunlukla ormanlardaki sarmaşıklar gibi, ölümüne birbirleriyle mücadeleye girmiş hayvanları tasvir etmektedir.
Uzuvların bükülmesi, yırtıcı hayvanların, akbabaların veya ayıların pençelerinde kıvranan geyikler ve atlar dramatik sanatta hoşlanılan konuları oluşturmaktadır. En çok kaplar, vazolar, levhalar ve süs eşyaları üzerindeki savaş sahneleri ve hayvan mücadelelerinde ileri teknik dikkati çekmektedir. Bu sanatın en belirgin özelliğini mücadele halinde olan hareketli figürler oluşturmaktadır. Orta Asya Türk sanatının özünü oluşturan Hayvan Üslubunu en çok İskitler kullanmışlardır. Gerek seçilen konular ve gerekse bunların işlenişleri bakımından, İskit ve Hun sanatı birbirine çok yakınlık göstermektedir. Hatta bir merkezde imal edilip, değişik yerlerde ele geçen sanat ürünleri gibidirler.
Bu derece yakınlık İskit ve Hunların aynı hayat tarzları ve aynı anlayışın sanatlarına da yansımış olduğunu göstermektedir. Bu durum, Hun sanatının İskit sanatının bir devamı olduğunu düşünmemizi mümkün kılar. İskitler uzun süre tarih sahnesinde kalan ender kavimlerden biridir. Onların hakimiyetlerinin son bulmasıyla yeni oluşumlar içerisinde olabilecekleri mümkündür. Özellikle bozkırların doğusunda yaşamış olanlarının Vusunlar ve Göktürklerin ataları olabilecekleri düşünülmektedir. Günümüz Türk topluluklarından Kent Türklerinin, Kaşgarlıların, Tarançıların, kuzeyde bulunan Yakut Türklerinin atalarının da onlar olabileceği bilim çevrelerince kabul görmektedir.
Özellikle Kuzey Sibirya’da yaşayan ve kendilerini Saka olarak adlandıran Yakut Türkleri’nin atalarının da milattan birkaç asır önce dışarıdan gelen bir saldırı sonucunda güneyden kaçarak, Yenisey ırmağı ve Baykal gölü yakınlarına sığınmaya mecbur olduğu hakkında rivayetler bulunmaktadır. Yakutlardan bir kısmı, özellikle Lena vadilerinde yaşayanlar, kendilerini Uranhay Sakaları, yani Orman Sakaları olarak adlandırıyor. Uranhay Sakaların hala bir kısmı Moğolistan’ın kuzeyinde yaşıyor. Sakaların Yakutlardan başka Kazaklar ve hatta Kafkaslarda yaşayan bazı Türk boylarının oluşumunda da önemli bir rol oynadıkları biliniyor.
Sonuç Sakalar,/İskitler bozkır kavimlerinin tarihte adı bilinenlerinin en eskilerinden olduğu gibi, Mançurya’dan Macaristan’a kadar çok geniş coğrafyaya yayılmış ve uzun süre tarih sahnesinde kalmayı başarabilmiş olanlarıdırlar. İskitlerin tarih ve kültürleri hakkındaki bilgileri arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Dolayısıyla onların kimlikleri hakkındaki bilgilerin kaynağı da yine arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardır. İskitlerin ilk yaşamış oldukları coğrafya, dillerine ait kelimeler, dini inançları, sosyal yapıları, gelenek ve görenekleri, savaş taktikleri çeşitli Türk topluluklarıyla paralellik ve benzerlik kurmaya imkan veriyor.
Kendilerini hala Saka olarak kabul eden toplulukların günümüzde varlığı da biliniyor. Bu çok yönlü paralelliklerden hareketle İskit/Saka topluluklarının büyük ölçüde Türkler ve Türklükle bağlantılı olduklarını mevcut belgeler ışığında düşünüyoruz. Elbette çok geniş sahaya yayılmış olan bu konar-göçerler arasında başka unsurlar da olmalıydı diyor, ancak kavme, coğrafyaya ad veren, kültürün taşıyıcısı olan ve egemen güç olarak varlığını sürdüren unsuru Türklükle ve Türklerle bağlantılı görüyoruz.
LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN, OKUTUN, ARŞİVLEYİN… “Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor.
Herodot tarihi der ki; M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga’yı) yenene kadar tüm Anadolu”ya Saka’lar hakimdi. Saka’lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.
Biraz daha geriye gidelim… Sümerlere( yani orta asyali Kengerler) Turukku’ya, “Türk” Turku krallığına gidelim…
Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya…. biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!
Iste, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna’larıyla o yöredeki köylülerin DNA’larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna’ları yüzde 97 uyumlu.
Örneğin; Antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarından… Burdur ve Isparta’da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı. Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi’nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna’sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.
Frigya’si da boyle Yazilitaşı da böyle, Urartu’su da böyle Hitit’ i de boyle… Eskiden Batılı Arkeolog”lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür… buna bir örnek de Assos; Assos”u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı….
Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle… Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın! Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan “Türk Tarih Tezinin Ana Hatları” kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!…
Anadolu uygarlığını eski Yunan’ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik! Oysa Helenlerin bile 3/4’ü Ön-Türk çıktı. Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler. Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.
Sırada ne var? Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza…
S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca, Sümerce’deki 950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular…. Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı…. o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı… Anladınız sebebini de değil mi?…
Sonuç:
QBugün Hun/Macarlardan, Almanlara, İtalyanlardan(Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol’a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında…. Hemen hepsi köklerini Azerbaycan’in Gobulistanına, Albania’sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya basladı… çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.
Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı…) Batı artık “Kara Atena” yı yazdı… tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor….
Bu aslında iyi bir şeydir, ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz… Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak… “