Etiket arxivi: Türkü Turan

Türklərdə zina və cəzası

Eski Türklerde evli erkeklerle birliktelik yaşayan kadınlar/Türk Töre
Aile birimi, devletin ve toplumun çekirdeği olan “oğuş” olarak adlandırılırdı. Bozkırın sert yaşam koşullarında hayatta kalmak, sıkı bir disiplin ve sarsılmaz bir ahlak düzenini gerektiriyordu. Bu düzeni sağlayan “Töre”, evlilik dışı ilişkiler ve özellikle evli bir bireyin sadakatsizliği konusunda son derece katı, hatta tavizsiz yaptırımlar öngörmüştü.

​Töre’nin Keskin Kılıcı: Zina ve Cezalandırma

​Eski Türk hukukunda zina, sadece bireysel bir hata değil, soyun saflığına ve toplumun manevi bütünlüğüne saldırı olarak görülürdü.

Çin yıllıklarından (Sui-şu, Chou-shu) ve Arap seyyahların (İbn Fadlan) gözlemlerinden anlaşıldığı üzere, Türklerde bu suçun karşılığı genellikle ölümdür.

​ Bedensel Cezalar

​Eski Türk kanunlarında, evli bir erkekle ilişki yaşayan bir kadının (ve o erkeğin) maruz kaldığı cezalar kaynaklarda şu şekilde geçer:

​Ölüm Cezası: Göktürk ve Uygur dönemi kayıtları, zina yapanların ayrım gözetilmeksizin öldürüldüğünü belirtir.

İbn Fadlan, 10. yüzyılda Oğuzlar arasında yaptığı gözlemlerde, zina edenlerin vücutlarının ikiye bölünerek idam edildiğini hayretle not etmiştir.

​Damgalama ve Sakatlama: Bazı durumlarda suçlunun burnunun kesilmesi veya saçlarının kazıtılması gibi, onu toplum içinde ebediyen teşhir edecek bedensel cezalar uygulanırdı. Bu, “yaşayan bir ölü” haline getirilerek toplumdan tecrit edilmenin bir yoluydu.

​Cengiz Han Yasası ve Bozkır Geleneği

​Türk-Moğol hukukunun bir sentezi olan Yasa-name-i Büzürg (Cengiz Han Yasası), bu konudaki tavrı çok netleştirmiştir: “Zina edenler, ister evli ister bekar olsun, istisnasız öldürülür.”

Bu kuralın temel amacı, kabileler arası kan davalarını önlemek ve nesep (soy) karışıklığının önüne geçmektir.

​Sosyal Tecrit: “Yüzü Karalık”

​Fiziksel cezanın yanı sıra, töre bu kadınlara karşı ağır bir psikolojik ve sosyal baskı mekanizması işletirdi.

​Obadan Sürülme: İdam edilmeyen suçlular genellikle obadan ve kabineden sürülürdü. Bozkırda bir bireyin tek başına hayatta kalması imkansıza yakın olduğu için bu, aslında dolaylı bir ölüm cezasıydı.

​Ailenin Sorumluluğu: Kadının işlediği suç, tüm ailesi ve sülalesi için bir utanç kaynağı (yüz karası) kabul edilirdi. Bu durum, kadının kendi ailesi tarafından “töre gereği” cezalandırılmasını da beraberinde getirebilirdi.

​Sonuç

​Eski Türklerde kadının toplumsal statüsü oldukça yüksek olsa da (siyasi yetki, mülkiyet hakkı vb.), ahlaki sınırlar “Töre” ile aşılmaz duvarlarla örülmüştü.

Evli bir erkekle ilişki kurmak, toplumsal sözleşmenin en ağır ihlali sayıldığı için, bu suçu işleyenlere karşı merhamet gösterilmez, aksine toplumun arınması için en sert cezalar uygulanırdı.

​Kaynakça

​Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş: Türk aile yapısı ve bozkır hukuku üzerine temel eser.

​İbn Fadlan, Seyahatname: 10. yüzyıl Türk boylarındaki ahlak yasaları ve cezalar hakkında birincil gözlem.

​Ziya Gökalp, Türk Töresi: Türklerin kadim hukuk ve ahlak anlayışının sosyolojik analizi.

​Ahmet Taşağıl, Gök-Türkler: Çin kaynaklarındaki Türk ceza hukukuna dair verilerin derlemesi.

​Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk: Eski Türklerde suç türleri ve yaptırımlar üzerine akademik inceleme.

​Hazırlayan: Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

Yazarlar.Az

I>>>>>>BU HEKAYƏNİ MÜTLƏQ OXU<<<<<<I

I>>Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana<<I

OSMAN BATUR

DOĞU TÜRKİSTAN DENİNCE İKİ MÜCAHİT ALPEREN GELİR AKLIMA BİRİ ALTAYLAR’IN KARTALI OSMAN BATUR VE DİĞERİ İSA YUSUF ALPTEKİN


ÇAPANDAZ

Bir yol bulub, birleşmeyince Türkler

Düşman ile, hırlaşmayınca Türkler

Uçkun gibi, gürleşmeyince Türkler

Ben ağlarım, sen ağlama desen de…

Beşer firanesinin ünvanıdır çapandaz

Hilkat hikayesinin, divanıdır çapandaz

Bozkurd teranesinin destanıdır çapandaz

Altay ile Alplarnın, volkanıdır çapandaz

Attilla’nın, Cengiz’nin, Cevlanıdır Çapandaz

Yav derdinin devası, dermanıdır Çapandaz

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

Göbekli Tepe’nin Renkli Sırrı: Taş Çağı Abideleri Gerçekte Ne Kadar Canlıydı?

Göbekli Tepe’nin Renkli Sırrı: Taş Çağı Abideleri Gerçekte Ne Kadar Canlıydı?
“Tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen ve insanlık tarihine dair yerleşik bilgileri kökünden sarsan Göbekli Tepe, 12.000 yıl öncesinin gizemini günümüze taşıyan devasa taş sütunlarıyla tanınır. Ancak gri ve bej tonlardaki anıtsal taşların arkasında, bu Neolitik merkezin aslında çok daha canlı ve renkli bir görünüme sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar ortaya çıkmaya başladı. Son dönemde yapılan arkeolojik keşifler, Göbekli Tepe’deki T biçimli sütunların üzerindeki büyüleyici kabartmaların ve buradaki heykellerin eskiden parlak renklerle bezenmiş olabileceği hipotezini destekliyor.
​Göbekli Tepe’nin ikonikleşmiş, stilize edilmiş insan tasvirleri olduğu düşünülen T sütunları, üzerlerindeki yılan, tilki, yaban domuzu gibi hayvan figürleri ve soyut sembollerle dönemin inanç dünyasına ışık tutar. Bu karmaşık ve özenli işçiliğin, yalnızca taşın doğal tonlarıyla sınırlı kalmadığı anlaşılıyor. Arkeologlar, alanda daha önce de çeşitli pigment kalıntıları bulmuştu; ancak bu izler, heykel ve kabartmaların boyalı olduğu konusunda kesin bir kanıt sunmuyordu.
​Bu durumu değiştiren kritik buluntu, 2023 yılında yapılan kazılarda gün ışığına çıkarılan ve döneminden günümüze ulaşan ilk boyalı heykel olma özelliğini taşıyan gerçek boyutlu yaban domuzu heykeli oldu. Heykelin yüzeyinde belirgin biçimde kırmızı, beyaz ve siyah pigment izlerinin tespit edilmesi, Neolitik Çağ insanlarının sanatsal ifadelerinde renkliliği aktif olarak kullandığını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi. Kazı ekibi, bu boya kalıntılarının heykelin dilinin ve üzerindeki kıl tabakasının özgün renklerini temsil ettiğini belirtmektedir.
​Bu çığır açıcı keşif, sadece tek bir heykelin renkliliğini değil, aynı zamanda Göbekli Tepe’deki tüm taş abideler topluluğunun görkemini yeniden hayal etmemizi gerektiriyor. Boyalı heykelin varlığı, devasa T sütunlarının üzerindeki güçlü hayvan kabartmalarının ve gizemli sembollerin de bir zamanlar parlak renklerle vurgulanarak, ritüel veya dini mekanın atmosferini çok daha etkileyici ve dramatik hale getirdiğini güçlü bir şekilde düşündürmektedir.
​Zamanın acımasız etkisi ve çevresel faktörler, on binlerce yıl boyunca bu organik boyaları silip süpürmüş olsa da, son bulgular Göbekli Tepe’nin sadece gri taşlardan oluşan bir mabet değil, aynı zamanda Taş Çağı’nın canlı renklerle bezenmiş bir başyapıtı olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum, Neolitik dönem insanının estetik anlayışı, sembolizmi ve anıtsal yapıları algılama biçimi hakkında bildiklerimizi yeniden yazmaya davet eden heyecan verici bir gelişmedir.

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

CEVAD HAN: TÜRK DÜNYASININ ONUR SANCAĞI

CEVAD HAN: TÜRK DÜNYASININ ONUR SANCAĞI
Tarihin bazı anları vardır ki, bir milletin karakteri tek bir isimde, tek bir direnişte vücut bulur. Azerbaycan tarihinin o altın sayfalarından birinde yazılıdır bu isim: Gence Hanı Cevad Han.
O, yalnız Gence’nin değil, bütün Türk dünyasının onur sancağıdır.

Bir Asaletin Mirası

Cevad Han veya Cevad Han Ziyadoğlu-Kaçar (1748, Gence – 1803, Gence), Kaçar hanedanından büyük bir Azerbaycan generali, ordu komutanı, devlet adamı ve Gence Hanlığı’nın son hükümdarıdır.
Ancak onu farklı kılan, soyunun asilliği değil; halkına duyduğu sadakat ve vatanına bağlılığıydı. Genç yaşta aldığı eğitimle hem siyaseti hem de askerî disiplini öğrendi. Yönetiminde adalet, dürüstlük ve halk sevgisi temel taşlar oldu. Gence, onun döneminde sadece bir şehir değil, bir huzur beldesiydi.

Kafkasya’ya Çöken Gölgeler

  1. yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası, Kafkasya’daki Türk yurtlarına adım adım ilerliyordu. Gürcistan’ı işgal ettikten sonra sıra Azerbaycan hanlıklarına gelmişti.
    1803’te Rus ordusu Gence surlarının önüne dayandığında General Sisianov, Cevad Han’a teslimiyet çağrısı gönderdi. Fakat o, bir Türk beyine yakışır vakar içinde şu cevabı verdi: “Ben Gence’yi babamdan miras değil, milletimden emanet aldım. Emaneti düşmana teslim etmem!”

Bu söz, yalnız Gence’nin değil, bütün Türk yurtlarının vicdanında yankılandı.

Gence’nin Son Direnişi

4 Ocak 1804 sabahı, Rus ordusu Gence’yi topa tuttu. Sur taşları yıkılıyor, şehir kanla boyanıyordu. Ama Cevad Han dimdik ayaktaydı. Yaralansa da geri çekilmedi.
Kılıcı elinde, halkının önünde son nefesine kadar savaştı.
Aynı gün, oğlu Hüseyin Kulu Han’la birlikte şehit düştü.
Ruslar Gence’ye girdiklerinde bir şehri değil, bir kahramanın kalbini paramparça ettiklerini fark ettiler.

Bir Kahramandan Fazlası

Cevad Han, sadece bir savaşçı değil; bir karakter, bir ahlak timsaliydi. Onda Türk töresinin özü vardı: adalet, cesaret, merhamet ve onur.
Düşmanına bile mertçe davranan bir bey, halkına ise bir baba gibi kucak açan bir hükümdardı.
Bu nedenle Gence halkı onu “Han” olarak değil, “Ata” olarak anmıştır.

Bir Milletin Hafızasında Yaşamak

Bugün Gence’nin kalbinde yükselen Cevad Han Türbesi, sadece taş ve mermerden değil, vefadan ve minnetten örülmüştür. Her gelen ziyaretçi, o taşlarda aynı sözü hisseder:

“Vatan, uğrunda ölmesini bilenlerindir.”

Cevad Han’ın şehadeti, Azerbaycan’ın bağımsızlık ruhuna mayalanmış bir kıvılcımdır. O kıvılcım, 1918 Bakü şehitlerinde, 1990 Ocak olaylarında, 2020 Karabağ Zaferi’nde yeniden tutuşmuştur.
O artık sadece bir tarih sayfasında değil; Türk dünyasının vicdanında yaşayan bir semboldür.

Son Söz

Cevad Han, tarihin unutturamadığı bir adalet, bir mertlik ve bir vatan sevgisi örneğidir. Onun mirası, sadece Gence’de değil; Kars’ta, Nahçıvan’da, Bakü’de, Ankara’da ve bütün Türk coğrafyasında yankılanan ortak bir destandır.

Bugün Türk dünyasının birliği konuşuluyorsa, o birlik Cevad Han gibi kahramanların kanıyla, duasıyla, onuruyla şekillenmiştir.
Cevad Han, bir milletin direniş simgesi olmanın ötesinde, Türk dünyasının haysiyetini temsil eden bir bayraktır.

Rufat Gürel,
Tarihçi, Araştırmacı Yazar

GÖKTÜRK QRUPU

Türkü Turan – “Güz” (Küz)

Kazak Edebiyatından
Şair: Abay Kunanbayulı (1845–1904)
Şiir: “Güz” (Küz)

​Boz bulut rengi soğuk, kaplıyor
asuman,

Güz olmuş nemli sis yerleri basmış.

Bilmem doymuşu mu, donmuşu mu,

Yılkı oynamış, kısrak kaçmış, tay yarışmış?

​Yeşil ot, kardelen yok, eskisi gibi,

Gençler gülmez, koşmaz çocuk
gürültüyle.

Fakir ihtiyar ile kocakarı gibi rengi solup.

​Kaynak: Seçmeler Kazak Türklerinin dünyaca meşhur şairi Abay Kunanbayulı, bu yıl do… – DergiPark (Abay Kunanbayulı’nın şiirleri)

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

Türkü Turan – GÖK BÖRÜ

GÖK BÖRÜ
Yaşanmış Olay ,Destandan Bir Kesit

Oğuz Kağan’a Yol Gösteren Gök-Kurt”

​Bu anlatı, destanî bir olay olmasına rağmen, Eski Türkler tarafından bir tarihî gerçeklik ve ilahi bir müdahale olarak kabul edilmiş, ordu ve kağan için hayati bir tehlike anında gerçekleşmiştir.

​Oğuz Kağan’ın büyük seferlerinden birinde, Kağan ve ordusu büyük ve karanlık bir ormanın içine düşer. Orada kalın ve aşılmaz ormanlar, büyük nehirler ve yolların izi yoktur. Ordu, yolunu kaybetmiş, ilerleyemez hale gelmiş ve büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır.Gizlice izleyen ve pusu için hazırlanan düşman birlikleri tarafından ablukaya alınan Oğuz Kağan’ nın ordusu için artık hiçbir seçenek kalmamıştır.

Bu durum, ordunun dağılmasına ve düşman karşısında zayıf düşmesine neden olacak, Oğuz’ un illeri , yurtları düşman tarafından parçalanmasına zemin hazırlayan büyük bir felaketin alametidir.

👉🏻​İşte tam bu umutsuz anda, tehlikenin en yoğun olduğu zamanda, Oğuz Kağan’ın çadırının içine bir Gök Işık girer. Bu ışığın içinden, tüyleri gök (mavi) renkli, yelesi gök tüylü, devasa ve kutsal bir Gök-Kurt (Bozkurt) belirir.

​Kurt, Kağan’ın huzurunda durur ve insan diline yakın bir sesle konuşarak şunları söyler:

​”Ey Oğuz! Sen Çerileri (askerleri) ile birlikte ilerlemek istiyorsun. Ben senden önde yürüyeceğim. Sana yol göstereceğim. Orduna yol göstermek için geldim.”

​Bu kutsal Bozkurt, Kağan’ın ordusuna öncülük eder. O, ne zaman yürürse ordu yürür, ne zaman durursa ordu durur ve ordugâhını kurar. Gök-Kurt’un rehberliği sayesinde, Oğuz Kağan ordusunu o tehlikeli ve bilinmez ormandan çıkarır, düşman üzerine doğru yolu bulur ve seferini başarıyla tamamlar.

​Bu olay, Bozkurt’un Eski Türklerde sadece bir totem değil, aynı zamanda Tanrı tarafından gönderilmiş bir haberci ve yol gösterici olduğunu gösterir.

Bozkurt, Türk ulusunun başına bir iş geldiğinde veya en kritik tehlike anında ortaya çıkıp rehberlik eden, ordunun maneviyatını yükselten bir tehlikeyi haber veren ve aynı zamanda tehlikeden kurtaran kutsal bir varlık olarak kabul edilmiştir.

Kaynakça
​Ebulgazi Bahadır Han. Şecere-i Türk (Türklerin Soy Kütüğü).
​Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi (Cilt I). (Oğuz Kağan Destanı varyantları ve kurt motifinin analizi).
​Divitçioğlu, Sencer. Kök-Türkler.

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

Türkü Turan – Saçı

Saçı

“Saçı” sözcüğü, Eski Türkçede “saç-” (serpmek, dağıtmak) fiilinden türemiştir. Bu yüzden sözcük hem eylemi (saçmak) hem de nesneyi (sunulan şey) ifade eder.
Örneğin:

“Saçı saçmak” = adak sunmak, ruhları memnun etmek.

Şamanist gelenekte evrendeki her varlığın —dağ, su, ateş, orman, gök, atalar— bir iyesi (koruyucu ruhu) olduğuna inanılır. Bu iyeleri memnun etmek, şükran göstermek veya koruma istemek için küçük sunular yapılır. İşte bu sunulara saçı denir.

Saçı, tam anlamıyla bir “küçük kurban”dır, fakat kanlı değildir. Çoğunlukla şu tür şeyler saçılır:

• Kımız (kısrak sütünden yapılan içki),
• Süt veya su,
• Yağ (özellikle tereyağı),
• Tahıl, un veya ekmek kırıntısı,
• Et parçaları (kurban sonrası paylaşılırken),
• Kumaş veya bez parçası (ağaçlara bağlanır).

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

KAÇAR HANEDANI: İRAN’IN SON TÜRK İMPARATORLUĞU (1789–1925)

KAÇAR HANEDANI: İRAN’IN SON TÜRK İMPARATORLUĞU (1789–1925)
Kaçar Hanedanı, 18. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar (1789/1796-1925) İran coğrafyasına hükmetmiş olan, kökenleri Oğuz Türklerine dayanan bir hanedandır.

İran’daki yaklaşık bin yıllık Türk hakimiyetinin son halkasını teşkil eden Kaçarlar, hem bölgenin siyasi haritasını hem de sosyo-ekonomik yapısını derinden etkilemiştir.

Safevîlerin yıkılışı ve Nadir Şah’ın kısa süreli Afşar yönetiminden sonra ortaya çıkan siyasi boşlukta kurulan bu hanedan, İran’ı yeniden merkezî bir otorite altında toplamış, ancak özellikle 19. yüzyılda Batılı güçlerin ve Rusya’nın rekabeti karşısında zorlu bir modernleşme ve ayakta kalma mücadelesi vermiştir.

​Kuruluş ve İlk Dönemler
​Kaçarlar, Safevîler döneminde Anadolu’dan ve Kafkasya’dan İran’a göç eden ve “Kızılbaş” boyları arasında önemli bir yere sahip olan Türkmen aşiretlerinden biridir.

Oğuzların Bayat boyuna mensup olan Kaçarların Kovanlı kolundan gelen Ağa Muhammed Han Kaçar (h. 1789-1797), hanedanın asıl kurucusudur. Kerim Han Zend’in ölümünün ardından patlak veren iktidar mücadelesinde rakiplerini alt eden Ağa Muhammed Han, 1794’te tam kontrolü ele geçirmiş ve 1796’da kendisini Şah ilan ederek başkenti, stratejik konumu nedeniyle küçük bir kasaba olan Tahran’a taşımıştır.

Oldukça sert bir yönetici olan Ağa Muhammed Şah’ın temel amacı, Safevîlerin eski topraklarını geri almaktı; bu amaçla Kafkasya’ya seferler düzenlemiş, ancak suikast sonucu öldürülmüştür.

​Onun yerine yeğeni Feth Ali Şah (h. 1797-1834) geçmiştir. Feth Ali Şah dönemi, Kaçar Devleti’nin dış baskılara maruz kaldığı ilk büyük dönemi işaret eder.

Özellikle kuzeyde Çarlık Rusyası’nın yayılması, iki büyük Rus-İran Savaşı’na (1804-1813 ve 1826-1828) yol açmış, bu savaşların sonunda imzalanan Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) Antlaşmaları ile İran, bugünkü Azerbaycan, Dağıstan ve Doğu Gürcistan gibi Kafkasya’daki hayati topraklarını Rusya’ya bırakmak zorunda kalmıştır.

​Modernleşme Çabaları ve Dış Baskılar sonunda
​yüzyıl boyunca Kaçar İran’ı, coğrafi konumu ve zenginlikleri nedeniyle İngiltere ve Rusya’nın “Büyük Oyun” adı verilen jeopolitik rekabetinin odak noktası haline gelmiştir.

Bu durum, İran’ı siyasi ve ekonomik ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) vermek zorunda bırakan bir yarı-sömürgeleşme sürecine itmiştir.

​Bu baskılara karşı hanedan, bazı önemli reform çabalarına girişmiştir:
​Nasıreddin Şah (h. 1848-1896) dönemi, Kaçar tarihinin en uzun ve reformist dönemidir. Sadrazamı Emir Kebir (Mirza Taki Han), orduyu modernize etme, mali reformlar yapma ve modern eğitim kurumları kurma çabalarına öncülük etmiştir. 1851’de kurulan ve modern bilimlerin öğretildiği ilk yükseköğretim kurumu olan Darülfünun bu dönemin en önemli kültürel adımıdır.

​Ancak, bu modernleşme çabaları genellikle muhafazakar ulema ve toprak sahiplerinin direnciyle karşılaşmış, ayrıca dış güçlerin müdahaleleriyle engellenmiştir.

Şah’ın Batılı devletlere verdiği ekonomik imtiyazlar, halkın ve din adamlarının tepkisini çekmiştir. En bilinen örnek, tütün imtiyazının bir İngiliz şirketine verilmesine karşı 1890-1892 yılları arasında patlak veren Tütün Kıyamı’dır.

​Meşrutiyet Devrimi ve Çöküş
​yüzyılın başlarında, artan dış baskı, yolsuzluk ve şahların lüks harcamaları halkın, aydınların ve tüccarların (Bazariler) büyük tepkisini çekmiştir. Bu toplumsal muhalefet, 1905-1911 yılları arasında İran Meşrutiyet Devrimi’ne yol açmıştır.

​Devrim sonucunda Muzaffereddin Şah (h. 1896-1907) 1906’da anayasayı ve Meclis-i Şûrâ-yı Millî’nin (Milli Danışma Meclisi) kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu anayasal süreç, Kaçar yönetiminin mutlakiyetçi yapısını sona erdirmiştir.

​Birinci Dünya Savaşı sırasında İran, resmi olarak tarafsız kalmasına rağmen, toprakları Osmanlı, Rus ve İngiliz ordularının çatışma alanı haline gelmiştir. Bu durum ülkedeki istikrarsızlığı ve ekonomik çöküşü derinleştirmiştir.

​Kaçar Hanedanı, 1920’lerin başlarında tamamen güçsüzleşmiş bir merkezi otoriteye sahipti. Son hükümdar Ahmed Şah Kaçar (h. 1909-1925), ülkedeki karışıklığı kontrol altına alamamıştır. 1921’de gerçekleşen bir darbe ile iktidarı ele geçiren ve güçlü bir ordu komutanı olan Rıza Han (daha sonra Rıza Şah Pehlevi), 1925 yılında meclis kararıyla Ahmed Şah’ı tahttan indirerek Kaçar Hanedanı’na son vermiş ve Pehlevi Hanedanı’nı kurmuştur.

​Kaçar Hanedanı, İran tarihinde önemli bir dönüm noktasını temsil eder. Bir Türk hanedanı olarak İran’ı yaklaşık bir buçuk asır boyunca yönetmiş, ancak 19. yüzyılda emperyalist rekabetin kurbanı olmuştur.

Hanedanın zayıflığı, İran’ın toprak kayıpları yaşamasına ve ekonomik olarak Batılı devletlere bağımlı hale gelmesine neden olmuştur. Öte yandan, Meşrutiyet Devrimi’nin yaşanması ve modern eğitim kurumlarının açılması gibi süreçlerle, İran’ın modern siyasi ve toplumsal yapısının temelleri Kaçarlar döneminde atılmıştır. Kaçar mirası, bugün İran’ın siyasi kimliğinin ve sanatsal/mimari mirasının önemli bir parçası olmaya devam etmektedir.

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

AYSULUV ÖZBEKİSTAN DESTANIAYSULUV/ TURAN MELİKESİ

AYSULUV ÖZBEKİSTAN DESTANI
AYSULUV/ TURAN MELİKESİ

Aysuluv, destanda Turan melikesi (kraliçesi) olarak anılır.

Destan, Aysuluv ve oğlu Künbatır’ın İran şahı Dara ve komutanı Pehlivan Kayser’e karşı mücadelelerini konu edinir.

Turan Ülkesi, destanın geçtiği coğrafya olarak Orta Asya’daki Türk halklarının (özellikle Özbek destan geleneğinde) ataları olarak kabul edilen bir bölgeyi, bir ülkeyi temsil etmektedir.

Ayrıca destandaki olayların tarihçi Heredot’un naklettiği Tomris efsanesiyle ciddi benzerlikler gösterdiği de belirtilmektedir, ki Tomris de Sakaların kraliçesi olarak bilinir.

“Aysuluv” adı, geleneksel Türk/Kıpçak isim geleneğinde yaygın olan

Ay: Gök cismi olan “Ay” anlamına gelir ve güzelliği, parlaklığı ve saflığı simgeler.

Aysuluv, adıyla birlikte eşsiz bir güzelliğe sahip olduğu ve İran Şahının hem Turan ülkesini hemde Aysuluv’u ele geçirmek için yaptığı entrikaları,Turan Ülkesinde türlü entrikalarla iç karışıklıklar çıkaran ve en sonunda Aysuluv ve oğlunun ordusu ile girdiği savaşta yenildiği anlatılmaktadır.

Aysuluv fiziksel güzelliğinin yanında, destanda daha çok asil duruşu, metaneti, vatan ve millet sevgisi ile vurgulanan idealist bir yöneticilik vasfı ön plandadır.
Destan, onun fiziksel güzelliğinden çok, bir melike ve anne olarak sergilediği yüksek ahlaki ve insani değerlere odaklanır.

Mücadelesi: Destan, Aysuluv’un güçlü bir savaşçı olan oğlunu ve ordusunu bu büyük mücadeleye hazırlamasını, düşmana karşı gösterilen vatan ve millet sevgisini işler. Bu mücadele, adeta Turan’ın bağımsızlık savaşıdır.

Aysuluv, Özbek destan geleneğinin önemli bir kadın kahramanı ve ideal bir yönetici figürüdür. Karakteri, sadece fiziksel güzelliğiyle değil, aynı zamanda yüksek ahlaki ve entelektüel nitelikleriyle de öne cıkar.

Aysuluv, ülkesi Turan’ı yöneten, halkının refahını düşünen ve vatanını korumaya adanmış, dürüst ve idealist bir melikedir.

Oğlu Künbatır’ı sadece bir veliaht olarak değil, aynı zamanda düşmana dehşet salan dev yürekli bir kahraman olarak yetiştiren şefkatli ve iyiliksever bir annedir. Bu rolüyle, gelecek nesilleri hazırlayan örnek bir Türk kadını ,annesi figürdür.

Ülkesine, halkına ve değerlerine olan sarsılmaz sadakati, onun soylu kimliğini tamamlar.

AYSULUV Destanı Özbekistan Türkleri tarafından dilden dile aktarılan ve örnek alınması için unutulmaması gereken önemli bir TÜRK kadın kahramanıdır.
……………………….
Aysuluv Destanı, Özbek halk edebiyatına ait bir destan olup, halk destancısı (jirav/bahşı) Ergeş Cumanbülbül Oğlu (Ergaş Cumanbulbulogli) tarafından icra edilmiş ve Hadi Zarif tarafından derlenmiştir.

Okumak ve bilgi edinmek için
Kaynakça:
​Akademik Yorum Dergisi, “ÖZBEK İCADKÂR DESTANCI ERGEŞ CUMANBÜLBÜL OĞLİ” başlıklı makale (Mirzayev ve Nazarova, 2018: 178; Turdimov, 2018: 60). (Çevrimiçi erişilen kaynak)
​Özbekistan’da Destan Çalışmalarının Tarihçesi (Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi yayını gibi, genellikle bilimsel çalışmalarda bu anlatıcıların isimleri geçer.)

Türkü Turan,
GÖKTÜRK QRUPU

AMERİKA KITASINA ADINI VEREN TÜRKLER

AMERİKA KITASINA ADINI VEREN TÜRKLER
Atatürk’ün “EMERİK” kelimesine gözü ilişmişti.
Atatürk, elimizde bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( Piri Reis Haritaları gibi ) Türklerin K.Kolomb’dan önce Amerika’yı keşfetmiş olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur.
Özellikle 1930′lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki bazı ip uçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır. Örneğin,yine bir gece tarih ve dil üzerine çalışırken Amerika ve Türkler konusunda bir ip ucuna rastlamıştır. Sonrasını o sırada Atatürk’ün yanında bulunan yaveri Cevat Abbas Gürer’den dinleyelim.
“Böyle bir gecenin yarısından sonra idi. Meşhur Rus alimi Pekarsky’in Yakut Lügatını tetkik eden Atatürk’ün “EMERİK” kelimesine gözü ilişmişti.

Durdu ve kendi kendine gülmeye başladı.
Derin bir haz ve neşe içinde gözlüğünü çıkardı. “Birer sigara ve kahve içelim” emrini verdi. Meğer bulduğu “emerik” kelimesi Türk Yakut dilinde “denizle ayrılmış arazi parçasını” ifade eden manaya geliyormuş. Haz ve neşe yaratan mütaalasını da acizden esirgemedi.
Emerik kelimesinin Amerika’nın kaşiflerinin tarihiyle,Yakut Türklerinin kıdemleri tarihini mukayese ederek,”Amerika’nın adını büyük ecdad koymuştur”dedi.

“Evet;Kristof Kolomb’dan sonra Amerika’ya muhtelif zamanlarda dört defa seyehat eden Floransalı gemici “Ameriko Vespuçi” adına izafe edilen Amerika kıtasına,Avrupa Kaşiflerinden çok evvel Asya’dan geçenlerin yeni tetkiklerle kıdemlerini (kökenlerini) biliyoruz.” buyurdurlar.
Yani Atatürk, “Amerika” adının, Ameriko Vespuçi’den değil, Yakut dilinde halen kullanılan Türkçe “Emerik” (Amerik) sözcüğünden geldiğini tespit etmiştir. Onun bu tespiti,III. Türl Dil Kurultayı üçüncü gün birinci toplantısında sunulan Genel Sekreterlik Raporunda şöyle ifade edilmiştir.

(DEVAMI 1) “Bu kıtaya Amerika isminin Ameriko Vespuçi’nın adına göre verildiği iddiasıyna karşı, daha bundan önce Nikaragua yerlilerinin Amerika adını kullandıklarını yine Avrupalı coğrafya ve tarih uzmanlarının kitaplarında buldukları, Yakut Lügatı’ndaEmerik kelimesine de hala yaşayan bir söz olarak rast geldikten sonra…”

Atatürk, yaptığı araştırmalar sonunda Amerika’yı Kolomb’dan önce Türklerin keşfettiğini, hatta Amerika’nın ilk yerli halkları arasında Türklerin olduğunu düşünüyor, bu düşüncesini her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyordu. Örneğin, bir keresinde bu düşüncesini Amerikalı bir gazeteciyle paylaşmıştı.

Atatürk bir gece Ankara Palas’ta Kızılay’ın düzenlediği bir baloya katılmıştı. Bir süre sonra balo salonunda elinde viski bardağıyla dolaşan uzun boylu bir adam dikkatini çekmişti.
Adamın duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu

Atatürk yavaş yavaş yaklaşan adama yaklaşmış ve önce yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a: “Bu mösyö kimdir?” diye sormuştu.
Tevfik Rüştü: “Paşam amerikan Gazetecisidir” diye yanıt verince Atatürk,o gazeteciyle tanışmak istemişti.
Tanışmanın ardından Atatürk’le Amerikalı gazeteci arasında şu konuşma geçmişti:

Atatürk Amerikalıya:”Hangi Irktansınız?”diye sormuş.
“Amerikalıyım” yanıtını alınca.
“Hayır,siz Amerikalı Değil Türksünüz!”diye karşılık vermişti.

Amerikalı önce şaşırmış, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünerek yine “Ben Amerikalıyım” diye diretince Atatürk:

“Cristof Colomb’tan elli yıl önce Türkler Amerika’yı keşfetmişler!” diye söze başlayarak, müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış Amerika haritalarının bulunduğunu,Amerika’ya giderken rastlanan Kayık Adaları’nın Türkçe Olduğunu,Türkçede kayığa sandal da dendiğini, Kanarya Adalarının adının “KANARİ” olarak yazıldığını,Kanari’nin bizim Türkçede KANARYA olduğunu ve Amerikan yerli halklarının Bering yoluyla Orta Asya’dan Amerika’ya gittiklerini anlattıktan sonra Amerikalıya:
“Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz. “diyerek sözlerini bitirmişti.

Amerikalı gazeteci şaşkındı.
Atatürkün tarihe olan ilgisini gördükten ve Amerikan tarihi hakkındaki ilginç sözlerini duyduktan sonra bir kaç günlüğüne geldiği Türkiye’de daha uzun süre kalmış;günlerce müzelerde incelemeler yapmış,kitaplar okumuş,notlar almış ve Amerika’ya gidince de:
“Biz Amerikalılar Türk’ten başka bir şey değiliz…” diye yazılar yazmıştı.Türk Gazeteleri de Amerikalının Yazılarını Türkçeye çevirerek yayımlanmışlardı.

Türkü Turan

Kaynakça:
Atatürk ve Kayıp Kıta MU 2 Köken Sinan Meydan S-60

GÖKTÜRK QRUPU