9 Kasım Çarşamba sabahı Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü. 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece oldukça sıkıntılı geçti. Atatürk’ e kısa aralıklarla oksijen verildi. Sabaha doğru boğazında hırıltılar azaldı.
Saat 8.00’de Dr. Mehmet Kamil Berk ve Dr. Nihat Reşat Belger Atatürk’ e glikozlu serum verdiler (Bu serumun boş şişesi ve şırınga iğnesi halen İstanbul Tıp Fakülte’sinde bulunmaktadır). Saat 9.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu. Dışarıda bütün bir ulus endişe içinde radyo başında bekliyordu. Savarona son bir saygı duruşu için sarayın önüne demirlemişti. İçerde saray tam bir sessizliğe gömülmüştü. Hasan Rıza Soyak sağ elini ellerinin içine alıp öpmüştü. Soyak’ın ardından Muhafız Komutan İsmail Hakkı Tekçe de aynı eli öptü ve yorganın içine koydu. Bu arada Prof Dr. Mim Kemal Öke Atatürk’ün açık gözlerini kapattı. Son nöbet defterine şöyle; yazıldı:Saat 9’u 5 geçe Büyük Şefimiz Derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. Atatürk’ün yaveri Salih Bozok şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. ..Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar onu kanlar içinde buldular. Kalbine sıktığı tek kurşunla devrilmişti.” Bulunan notta “başkumandan yaversiz gidemez.“ yazıyordu .
Macar Beyler Beyi Arpad Han’ın Bozkurt İşlemeli Su Kupası, 9. yüzyıl. Alpamışoğlu Arpad Han, Hazar Türkleri’nin Kabar oymağından’dır. Avrupa Hun İmparatorluğu’nun büyük Kağanı ”Tanrı’nın Kırbacı” Başbuğ Attila Han’ın torunu ve Macaristan’ın kurucusudur. Arpad Hanedanlığı 896-1301 yılları arasında varlığını sürdürmüştür. Avrupalı tarihçiler ve o dönemki Avrupa devletleri, özellikle Bizanslılar Macar devletini “Batı Türkiye” olarak adlandırmışlar, Macar hanedanına “Türklerin Prensi” olarak hitap etmişlerdir.
HUN VE GÖKTÜRKLERDE Yemin Töreni ANT İÇME RİTÜELİ (Çizimler Macar ressamlara aittir ve Ant İçme törenini ifade eder)
Türkçe “Ant” kelimesi, yemin etmek, söz vermek tanımlarının karşılığıdır. İnan’a göre; Yakutlar “Andıgar” Çuvaşlar “Antah”, Kalmuklar “Andıgar”, Uygurlar “Ant İçmek” fiilini “Andık” şeklinde kullanırlar. Ant töreni hakkında ilk bilgiler M.Ö. V. yüzyılda Herodot tarafından verilmiştir. Buna göre İskitler ant içerken kendilerini hafifçe yaralarlar, kanlarını bir kaba damlattıktan sonra silâhlarını o kana batırırlar ve her iki taraf dualarını tekrarlayarak bu kaptan içerlerdi.
Eski Türkler “Ant” töreni için önlerine kılıç, ok veya başka bir silâh koyarlar ve bir kaptaki kana kımız, süt veya şarap karıştırarak içerlerdi. Ant içme ritüeli ile ilgili en eski kayıtlardan biri, m.ö. 1. yüzyıla aittir ve Çin elçileri ile Hun hakanı Huhanye arasında yapılmıştır. Töreni gerçekleştirmek için, Tanrının makamına en yakın yer olan ve dünyanın merkezi olarak kabul edilen Hun dağına çıktılar. Beyaz bir at kurban ettiler ve kılıçlarını Yüeçi hanının kafatasından yapılmış, içi şarap dolu kadehe batırarak “Ant” içtiler. Heredot İskitlerin savaş tanrısı olarak kabul ettikleri Ares’e (Mars) at kurban ettiklerini ve bir tepecik üzerine saplanmış kılıç üzerine ant içtiklerini yazar.
Göbekli Tepe’nin Renkli Sırrı: Taş Çağı Abideleri Gerçekte Ne Kadar Canlıydı? “Tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen ve insanlık tarihine dair yerleşik bilgileri kökünden sarsan Göbekli Tepe, 12.000 yıl öncesinin gizemini günümüze taşıyan devasa taş sütunlarıyla tanınır. Ancak gri ve bej tonlardaki anıtsal taşların arkasında, bu Neolitik merkezin aslında çok daha canlı ve renkli bir görünüme sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar ortaya çıkmaya başladı. Son dönemde yapılan arkeolojik keşifler, Göbekli Tepe’deki T biçimli sütunların üzerindeki büyüleyici kabartmaların ve buradaki heykellerin eskiden parlak renklerle bezenmiş olabileceği hipotezini destekliyor. Göbekli Tepe’nin ikonikleşmiş, stilize edilmiş insan tasvirleri olduğu düşünülen T sütunları, üzerlerindeki yılan, tilki, yaban domuzu gibi hayvan figürleri ve soyut sembollerle dönemin inanç dünyasına ışık tutar. Bu karmaşık ve özenli işçiliğin, yalnızca taşın doğal tonlarıyla sınırlı kalmadığı anlaşılıyor. Arkeologlar, alanda daha önce de çeşitli pigment kalıntıları bulmuştu; ancak bu izler, heykel ve kabartmaların boyalı olduğu konusunda kesin bir kanıt sunmuyordu. Bu durumu değiştiren kritik buluntu, 2023 yılında yapılan kazılarda gün ışığına çıkarılan ve döneminden günümüze ulaşan ilk boyalı heykel olma özelliğini taşıyan gerçek boyutlu yaban domuzu heykeli oldu. Heykelin yüzeyinde belirgin biçimde kırmızı, beyaz ve siyah pigment izlerinin tespit edilmesi, Neolitik Çağ insanlarının sanatsal ifadelerinde renkliliği aktif olarak kullandığını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi. Kazı ekibi, bu boya kalıntılarının heykelin dilinin ve üzerindeki kıl tabakasının özgün renklerini temsil ettiğini belirtmektedir. Bu çığır açıcı keşif, sadece tek bir heykelin renkliliğini değil, aynı zamanda Göbekli Tepe’deki tüm taş abideler topluluğunun görkemini yeniden hayal etmemizi gerektiriyor. Boyalı heykelin varlığı, devasa T sütunlarının üzerindeki güçlü hayvan kabartmalarının ve gizemli sembollerin de bir zamanlar parlak renklerle vurgulanarak, ritüel veya dini mekanın atmosferini çok daha etkileyici ve dramatik hale getirdiğini güçlü bir şekilde düşündürmektedir. Zamanın acımasız etkisi ve çevresel faktörler, on binlerce yıl boyunca bu organik boyaları silip süpürmüş olsa da, son bulgular Göbekli Tepe’nin sadece gri taşlardan oluşan bir mabet değil, aynı zamanda Taş Çağı’nın canlı renklerle bezenmiş bir başyapıtı olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum, Neolitik dönem insanının estetik anlayışı, sembolizmi ve anıtsal yapıları algılama biçimi hakkında bildiklerimizi yeniden yazmaya davet eden heyecan verici bir gelişmedir.
Doğu Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Gulca Kentinde, 4 Temmuz 1919′da dünyaya geldi. 1932′de öğrenimine İstanbul’da devam etti. Almanya’da Berlin Üniversitesi’nde ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat yüksek mühendisliği okudu.
Almanca, Rusça, İngilizce, ve Türk lehçeleri (Tatarca, Özbekçe, Başkurtça, Tarançıca, Kaşkarlıkça (yani Uygurca), Kazakça, Kırgızca, Azerice, Türkiye Türkçesi ile kendi ana lehçesi olan, Tümenlikçe) dışında Yunanca, Latince, İtalyancayı meslek araştırmalarına yarayacak kadar bilen Mirşan, hayatının büyük bir kısmını Türk tarihi ile ilgili yeni tezler ortaya atarak büyük tartışmalara yol açtı.
Etrüsk Yazısını dünyada ilk defa okuyan Mirşan, Orhon-Selene Yazıtları üzerinde de incelemelerde bulundu. Atlantis olarak bilinen mitolojik uygarlığa ilişkin yeni iddialar ortaya attı. Bunun yanında Türk tarihiyle ilgili tartışma yaratacak yeni teoriler öne sürdü.
Yaşamı boyunca;
Etrüsk Yazısını dünyada ilk defa okudu. Orhon-Selene Yazıtları üzerinde eşşiz incelemelerde bulundu. Onbinlerce yıllık Türk tarihini aydınlatıcı çalışmalar yaptı. Sölgentaş Mağarasında Türkçenin 16.000 yıllık izlerini buldu.
Çeşitli Savları
Yazı M.Ö 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi.
Kürtçe’nin Ön-Türkçe’den sözcükler barındırdığı gibi bu sözcükleri Arapça ve Farsça’ya da taşımıştır.
Anadolu’da da Ön-Türkçe yazıtlar bulunmaktadır.
Latin, Yunan, Fenike ve Kril alfabelerinin Ön-Türkçe’den oluşmuştur.
Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan Etrüskler Türk’tür. (Etrüskçe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde Kazım Mirşan tarafından çözümlenmiştir.)
Etrüskçe Türkçe’dir
Skandinavya ve Avrupa’da 5000′den fazla Türkçe yazıt bulunmaktadır.
Mısır’daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat daha büyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler Türkler tarafından yapılmıştır.
Eserleri Türkçe
1966: Türk Metriği
1970: Prototürkçe Yazıtlar
1978: Altı Yarıq Tigin (182)
1983: Prototürkçe’den Bugünkü Kürtçeye
1983: Urgun-Selene Yazıtları için Kabul Olunan Tarih Tespitlerinin Yeniden Gözden Geçirilmesi
1985: Anadolu Prototürkleri
1990: Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik
1991: Bolbollar
1993: Prototürkçe Yazıtlar Hakkında Konferans
1993: Yazı İşretleri
1993: Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları
1994: Alfabetik Yazı Başlangıcı
1992: Tatarcanın Türk Alfabesi İle Yazılması (12)
1995: Side Bitigtaşları
1995: Öztürkçe “-sal” eki
1996: Preportekiz Bitigtaşları
1996: Barış Yolunda Eğitim
1997: Bugünkü Avrupa Dillerinde Prototürkçe İzleri
1996: Fiillerin İsim Ve Mastar Halleri İle Sıfat-Fiil ve Zarf-Fiil Alanlarında Bugünkü Avrupa Dillerinde Etrüskçe İzleri
1998: Dinlerin Gelişimi, Erken Türk Dininden Doğan Dinler, Side, Pre-portegiz, Glozel, Pre-Mısır, Etrüsk, Protpgrek ve Hinduizm, Tevrat, İncil, İslam
1998: Etrüskler, Tarihleri, Yazıları ve Dilleri
1999: Türk Takvimi
1999: Erken Türk Devletleri ve Türük Bil
2000: Sölgentaş Mağarası
2000: Bilge Atun Uquq: Türük Bilge Qağan Nine Bitig
2000: Moğulstandaki Kısa Yazıtlar
2000: Hiyeroglifler
2000: Avrupa,Sibir ve Orta Asyadaki En Eski Yazıtlara Dayanılarak Deşifre Edilen Pra-Mısır Hiyeroglifleri
2001: Makaleler
2003: Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları
İngilizce
1986: Univerzum bir çerçeve gibi Statik bir sistemidir?
1992: Anadoludan Piktogrammlar, Petroglifler, ISUB-ÖG ve UW-ON yazıtları
1992: Prototürk Bilginlere göre Kozmik invariansların Manipülasyonu
1996: Fiillerin İsim ve Mastar Halleri ile Sıfat-Fiil ve Zarf-Fiil alanlarında Bugünkü Avrupa Dillerinde Etrüskçe İzleri
2000: Avrupa,Sibir ve Orta Asyadaki En Eski Yazıtlara Dayanılarak Deşifre Edilen Pra-Mısır Hiyeroglifleri
2002: Eski Türk Bilginlerine göre Fizik ve Astrofizik Bilimi [The Science of Physics and Astrophysics According Old Tukish Scholars]
2003: Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları
2003: Erken Türklerin Anadolu Yazıtları
Almanca
1968: Hiperstatik Sistemlerin Eşdeğer Yükler ile Hesabı
1973: Proto-Grekçe Yazıtların Deşifre Edilmesi
1993: Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları
1993: Prototürkçe Gramer
1996: Pro-Portekiz Yazıtları
1996: Türlü Dillerde Proto-Türkçe İzleri
1997: Etrüsk Yazıtları
2003 Erken Türkler Anadolu yazıtları
Türk tarihi yeterince araştırılmamıştır. Ne yazık ki Araştırmaların pek çoğu da Çin Rus ve batı kaynaklıdır. Türk Tarihi konusunda Prof. Dr. Kazım Mirşan hocanın incelemeleri çok önemlidir. Her insanımızın Kazım Mirşan hocamızın eserlerini okumalarını öneriyorum.
Kimileri Türk Tarihini İslam sonrası 1000 yıla kimileri 2200 yıla sığdırmaya çalışıyor . Kimileri ise Anadolu’ya gelisimizi ve Anadolu’da ki varlığımızı da 1071 Malazgirt zaferine bağlamaktadır.
Artık bu kısa ve eksik tarihe mahkum olmaktan kurtulmalıyıq.
Kıbrıs Adasının gerçek adı ALAŞ. Bu ad, Kazak, Kırgız, Tatarca da ülke, ulus anlamını verir; Teleutlarda, büyücünün tılsımlı sözüdür. Orta Asya Türk tarihinde bir ALAŞ HAN vardır, 6-12 yüzyıllar arasında ALTI ALAŞ devletini kurmuştur; Bunun öteki adı; DEŞT-KIPÇAK’tır: Urartu – İskit Konfederasyonu. (K.Mirşan)… Kazaklar 1917’ihtilalinden sonra
ALAŞ ORDA devletini kurmuşlar Sovyetler 1919’da bu devlete son vermişlerdir. (Hasan Oraltay, ALAŞ, Türkistan Türklerinin Milli İstiklal parolası Türkeli y. 1973)
Kıbrıs’ın ilk adı ALAŞ’YA, ALAŞ ülkesi demektir; Bu adı, ”1956 Gallimard baskılı, İncil Cilt I’in, Ancien Testament(Ahd-i atık)in 31’nci sahifesinde okuruz.
Kıbrıs’a, ALAŞYA adını verenler, adaya İ.Ö.1400’de ayak basmışlardır. (H. Oraltay).
Yunan tarihçileri adanın tarihi sahipleri olduklarını iddia etmek için, Yunan öncesinde adaya ilk ayak basanların İ.Ö.56 tarihinde MİNOEN’ler olduğunu hasıraltı ederler (G.Ville, Petit Larousse 1996)
Tarihte adaya ilk ayak basanlar, Yunanlı arkeolog, Lefkoşa müzesi müdürü P. Dikaos’un bilimsel araştırmalarına göre:
M.Ö. 6.000’de Anadolu’dan gelenlerdir.(P. Demargne, Naissance de l’Art Grec,Gallimard, 1964 Paris). P. Demarge devam eder: Kıbrıs der, Kökenini, Orta Asya’dan (yani Türkistan’dan) alan Anadolu Kültürünün devamı olduğunu gösterir.
Araştırmacı Haluk Berkmen Paris’ten gönderdiği mektupta E. Doblhoffer’in Voices of Stons adlı kitabın 231’inci sahifesinde:
“Kıbrıs dilinin ne Yunan’ca, e ne Semitik ve ne de Mısırca olduğu (yani olmadığı) anlaşılmıştır diye yazar… Kıbrıs alfabesinin Yunanca olduğu iddiasına rağmen, bu alfabeyle hiç bir Yunanca metin çözülememiştir.
Ayni kitabın 236’ncı sahifesinde verilen Kıbrıs alfabesinde harf zannedilen şekiller, damgadırlar ve bunlardan 25’i doğrudan Ön-Türkçedirler.
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler Kıbrıs’ın köken kültürünün Ön-Türk olduğunu ispatlamaktadırlar. İş bununla da kalmıyor:
Yunanlılar, Afrodit’in Yunan Mitolojisine ait olduğuna tüm dünyayı inandırmışlar ve kendine özgü bir kültürle tarihi ayak basamamış olan Batı, kökenini Yunan kültüründe bulduğu için Afrodit’in Yunanlı olduğunu, göz göre göre kabul etmiştir.
İşin bilimsel yönü şudur: Aşk tanrıçası, Afrodit değil, KIBRISLI AMATHİOS’tur .
Bu adın Yunanca anlamı verilememektedir… Her ne kadar çok sayıda yakıştırmalar ileri sürülüyorsa da;
Ortada AM+ATA+OS vardır. İki harften oluşan ilk hece, SEVGİ demektir. Latince ve İtalyancada AMARE; sevmek, AMORE aşk kelimelerin kökünü oluşturur; Etrüskler tarafından İtalya’ya götürülmüşlerdir.
ATA, anlamını söylemenin gereği yok… OS ise YÜCE demektir. Sonuçta ortaya,
YÜCE SEVGİ ATASI çıkar… Yunancaya uydurmak için ATA’nın son (A)sı kaldırılmış yerine (Hİ) konmuştur.
Demek ki, Büyük Fransız araştırmacı Pierre Demargne ve Lefkoşa Müze müdürü Dikaios’un Anadolu ve Orta Asya kökenden söz etmesi doğrudur.
Eski Türklerde, herhangi bir nedenle ailede yalnızca bir erkek çocuk kalmışsa, son erkek çocuğa küpe takılırdı. Bir komutan, küpeli bir asker görürse, Türk hukuku ona böyle bir yetki vermediği için ona tehlikeli görevler vermezdi. Ancak, bir ailenin son erkek çocuğu iki küpe takardı. Türk hukuku, soyunu devam ettirebilmesi için ona özel koruma sağlardı. Küpe, katı ve net yasaların geçerli olduğu Türk topraklarında savaşçılar için sembolik bir işleve sahipti. Bir ailenin devamının toplumsal bir işaretiydi.
Not: Bahsedilen gelenek, eski Türk âdet ve tarihi uygulamalarına dayanmaktadır. Eski Türk toplumlarında ailenin ve soyun devamı büyük önem taşıyordu. Bir ailenin son erkek çocuğu hayatta kalırsa, ona soyun devamının bir simgesi olarak kabul edilen bir küpe verilirdi.
Ayrıca, küpeyi takan kişinin, yani son erkek çocuğun özel bir koruma ve ayrıcalığa sahip olduğuna inanılıyordu. Örneğin orduda komutanlar, bu kişiye tehlikeli görevler vermekten kaçınırlardı çünkü klanı devam ettirecek kişi olarak kabul edilirlerdi ve Türk hukuku onları tehlikelerden korurdu.
Bu gelenek, Türklerin toplumsal yapı anlayışına ve ailenin devamlılığını sağlama gerekliliğine derinden kök salmıştı. Dolayısıyla küpe sadece bir mücevher parçası değil, aynı zamanda önemli bir toplumsal semboldü.
CEVAD HAN: TÜRK DÜNYASININ ONUR SANCAĞI Tarihin bazı anları vardır ki, bir milletin karakteri tek bir isimde, tek bir direnişte vücut bulur. Azerbaycan tarihinin o altın sayfalarından birinde yazılıdır bu isim: Gence Hanı Cevad Han. O, yalnız Gence’nin değil, bütün Türk dünyasının onur sancağıdır.
Bir Asaletin Mirası
Cevad Han veya Cevad Han Ziyadoğlu-Kaçar (1748, Gence – 1803, Gence), Kaçar hanedanından büyük bir Azerbaycan generali, ordu komutanı, devlet adamı ve Gence Hanlığı’nın son hükümdarıdır. Ancak onu farklı kılan, soyunun asilliği değil; halkına duyduğu sadakat ve vatanına bağlılığıydı. Genç yaşta aldığı eğitimle hem siyaseti hem de askerî disiplini öğrendi. Yönetiminde adalet, dürüstlük ve halk sevgisi temel taşlar oldu. Gence, onun döneminde sadece bir şehir değil, bir huzur beldesiydi.
Kafkasya’ya Çöken Gölgeler
yüzyılın sonunda Çarlık Rusyası, Kafkasya’daki Türk yurtlarına adım adım ilerliyordu. Gürcistan’ı işgal ettikten sonra sıra Azerbaycan hanlıklarına gelmişti. 1803’te Rus ordusu Gence surlarının önüne dayandığında General Sisianov, Cevad Han’a teslimiyet çağrısı gönderdi. Fakat o, bir Türk beyine yakışır vakar içinde şu cevabı verdi: “Ben Gence’yi babamdan miras değil, milletimden emanet aldım. Emaneti düşmana teslim etmem!”
Bu söz, yalnız Gence’nin değil, bütün Türk yurtlarının vicdanında yankılandı.
Gence’nin Son Direnişi
4 Ocak 1804 sabahı, Rus ordusu Gence’yi topa tuttu. Sur taşları yıkılıyor, şehir kanla boyanıyordu. Ama Cevad Han dimdik ayaktaydı. Yaralansa da geri çekilmedi. Kılıcı elinde, halkının önünde son nefesine kadar savaştı. Aynı gün, oğlu Hüseyin Kulu Han’la birlikte şehit düştü. Ruslar Gence’ye girdiklerinde bir şehri değil, bir kahramanın kalbini paramparça ettiklerini fark ettiler.
Bir Kahramandan Fazlası
Cevad Han, sadece bir savaşçı değil; bir karakter, bir ahlak timsaliydi. Onda Türk töresinin özü vardı: adalet, cesaret, merhamet ve onur. Düşmanına bile mertçe davranan bir bey, halkına ise bir baba gibi kucak açan bir hükümdardı. Bu nedenle Gence halkı onu “Han” olarak değil, “Ata” olarak anmıştır.
Bir Milletin Hafızasında Yaşamak
Bugün Gence’nin kalbinde yükselen Cevad Han Türbesi, sadece taş ve mermerden değil, vefadan ve minnetten örülmüştür. Her gelen ziyaretçi, o taşlarda aynı sözü hisseder:
“Vatan, uğrunda ölmesini bilenlerindir.”
Cevad Han’ın şehadeti, Azerbaycan’ın bağımsızlık ruhuna mayalanmış bir kıvılcımdır. O kıvılcım, 1918 Bakü şehitlerinde, 1990 Ocak olaylarında, 2020 Karabağ Zaferi’nde yeniden tutuşmuştur. O artık sadece bir tarih sayfasında değil; Türk dünyasının vicdanında yaşayan bir semboldür.
Son Söz
Cevad Han, tarihin unutturamadığı bir adalet, bir mertlik ve bir vatan sevgisi örneğidir. Onun mirası, sadece Gence’de değil; Kars’ta, Nahçıvan’da, Bakü’de, Ankara’da ve bütün Türk coğrafyasında yankılanan ortak bir destandır.
Bugün Türk dünyasının birliği konuşuluyorsa, o birlik Cevad Han gibi kahramanların kanıyla, duasıyla, onuruyla şekillenmiştir. Cevad Han, bir milletin direniş simgesi olmanın ötesinde, Türk dünyasının haysiyetini temsil eden bir bayraktır.
AYGUÇI TONYUKUK Eski Türkçede çok açık bir unvan niteleyicisi olan bilge, siyasi alanda çabışın karşılığıdır. çabış ordunun yüksek rütbeli komutanı olarak askeri taktikleri düzenler; bilge ise tecrübe, öngörü ve bilgileriyle sivil siyasi hayatı istikrarda tutar. Bilge, eski Türk devletlerinde “bozkır hayat şartlarını sürdürmeyi, Türk yaşayışına uygun bölgeleri el altında tutmayı, ülkede idari birliği korumayı, askeri gücü zinde tutmayı, törenin sürekli geçerliliğini sağlamayı, Türk kültürünü yozlaştırabilecek dış etkilere karşı hassas davranmak siyaseti”ni tam olarak başarmış kağanı niteler. Ancak, eski Türk kültürü ve yaşam sisteminde askeri ve sivil hayat keskin çizgilerle birbirinden ayrılmadığından çabış ve bilgenin sınırlarını net olarak çizmek doğru olmaz.
Bir tür “vezir” veya “sadrazam” gibi üst düzey bir unvan olduğu anlaşılan ayguçı, kağanın yetkilerinin birçoğuna sahip sivil ve askeri alanda akıl hocası biçiminde değerlendirilebilir. Eski Türk devletlerinde kagan, beg vb. unvanlar, tek kişiye özgü değilken; ayguçı, Tonyukuk’a has özel bir unvan–belki de sadece bir niteleme sıfatı- olarak kendisini gösterir. Tonyukuk’tan sonra bu yüksek rütbeyi taşıyan başka bir devlet adamına rastlamıyoruz.
Tonyukuk ve Şine Usu yazıtlarındaki kıyın ay- ibaresi hakim sıfatıyla işlenen suça karşı hükümde bulunmak ve nihai kararı bildirmek” gibi “yüksek mahkeme üyesi”nin yetkileri dahilindeki yaptırımlardan sayılmalıdır. Ay- fiilinin kılıcısı veya yapıcısı, hükümdar ve tanrı makamını dolduran bilge ve ugandır. Ugan tengrinin yeryüzündeki temsilcisi Bilge Kağan, kağanın siyasi ve askeri arenadaki temsilcisi ise ayguçıdır. Dolayısıyla ayguçı, “emreder, buyurur, beyan eder, öngörür, hatta geleceğe dair kehanette bulunur”.
Yard.Doç.Dr. Hatice Şirin USER’ın “Eski Türkçede Bazı Unvanların Yapısı Üzerine” makalesinde.
(Oğuzlar) Bugünkü Anadolu Türklerinin Ruhi davranışları, ataları Oğuz Türklerinden farksızdır. Anadolu Türkleri, sakin görünüşlü, serin kanlı, duygularını pek belli etmeyen insanlardır; asık suratlı olmayıp güler yüzlü ve vakurdurlar; çabuk kızmazlar ve birden parlayıp sönmezler.
Halkın tabiri ile “Anadolu Türkü’nün kolayca damarı tutmaz”, yani hemen sinirlenmez, fakat “ ayranı kabardı mı kasırga gibi eser”, önünde durulmaz. Tıpkı Oğuz yiğitinin “ Acığı tuttuğunda katı taşı kül eylediği” gibi. (acığı tutmak: öfkelenmek). Onların başlıca vasıflarından biri de kin tutmamalarıdır; öc alma duyguları da önlenemez bir aşırılıkta değildir; çabuk barışırlar; merhamet duyguları da kuvvetlidir; şaka ve lâtifeden hoşlanırlar; gerçekçi insanlardır, yani akılları hislerine hâkim olabilir; öğünme duygularında da aşırılık görülmez; onun için başkalarının meziyet ve kabiliyetlerini inkâr etmezler.
Bütün bu vasıfları ile onlar, Ak-Deniz milletlerinden, bazı Balkan milletlerinden, Kafkasyalılardan ve Araplardan ayrılırlar. Anadolu Türkleri rûhen infiratçı (Yalnızcı) değil, Cemiyetçidir. (Toplumcu); Toplu, yani bir arada yaşamaktan hoşlanırlar; milletlerine bağlı ve yurt sever oldukları da gerçektir.
Yüz şekli ve beden yapılarına gelince, onlar umumiyetle düz kara saçlı, ela gözlü, yuvarlak yüzlü, düz burunlu insanlardır; aralarında mavi gözlü olanları az veya nâdirdir; bu gibilere, çok defa, bu vasıflan bir sıfat olarak verilir (Gök Mehmet, Gök Kız)); pek çoğunun cildi beyazdır; yüz ve ellerindeki esmerlik güneş yakması ile ilgilidir; boyları ortadan uzun olup, gövde kısmı alt tarafa nazaran kısa değildir; onun için at üstünde heybetli görünürler ve rahatça ok atarlar ve kılıç sallarlar.