Etiket arxivi: Sümeyye Baştürk

Sümeyye Baştürk – MAHDUM

Sümeyye Baştürk

                                                                                                                           “ Bir kedim bile yok

                                                                                                                           Anlıyor musun?

                                                                                                                          Hadi gülümse.”

                                            MAHDUM

Evim dediğim yer evim değilmiş. Elimde neredeyse boş bir valizi tuttuğumda daha iyi anladım bunu. İçimdeki kuru otları yeşerten bir yaz akşamı girmiştim az önce ardıma bakmadan çıktığım eve. Halaylar, şarkılar, danslar… Bütün pembe hayallerimi katlayıp bir bir bohçalamıştım İhsan’la mutlu olabilmek için.

Mahdum ayaklarıma dolanıyor yine. Nasıl da anlıyor üzgün olduğumu. Bir kedi olmasaydı muhakkak insan olurdu. Üzüldüğümde başımı omzuna yasladığım, mutlu olduğumda birlikte şımardığım… Ne garip bir hayvan gerçekten. Bu evlilikten bana kalan tek güzel şey sanırım Mahdum. İhsan, işten gelirken kucağında Mahdum’la eve girmişti bir gün. Önce istemem, diye yaygara koparmıştım evde. Bakamam buna İhsan, neden anlamıyorsun? diye dişli bir kavgaya tutuşmuştum. İhsan sonunda pes edip sabah aldığım yere bırakırım demişti ama bu seferde ufacık bir kediyi dışarı bırakmaya gönlüm razı olmamıştı. İhsan’ın neden Mahdum’u getirdiğini biliyordum aslında. Kucağımda bir çocuğum yoktu. Diğer evli arkadaşlarının evleri gibi odada neşe saçan bir evladımız olmuyordu. Üzülmeyeyim diye böyle yaptığını çok iyi biliyordum. Sonraları Mahdum benim her şeyim oldu. Sabahları gelip yanıma yatması, evde ayaklarıma dolanması, şımarması bana bir çocuk yokluğu hissettirmiyordu. İhsan için ise pek öyle olmadı bu durum.  Önceleri tatlı kedime karşı duyduğu sevgi, güneş gören buz gibi eriyip gitmişti zamanla. Eriyip giden sadece kedime duyduğu sevgi değildi aslında.  Bana da eskisi gibi bakmadığını anlayabiliyordum. Aramızdaki soğukluk kırık bir türkü gibi uzadıkça uzamaya devam etti. Mahdum da bazen İhsan’a yanaşmaya çalışırdı. Benden bulduğu sevgiyi ondan da bekliyordu demek ama bir kedi nereden bilsin kendisine nankör diyen insanın asıl nankör olduğunu. İlk zamanlar evi neşelendiren, İhsan’ı da beni de güldüren Mahdum, işte benim gibi mutsuzluktan payını almıştı. Evde sürekli çıkan nedensiz ve ardı kesilmeyen kavgalar sıklaşmıştı. İhsan her fırsatta ‘’Nankörlük etme. Seni senelerdir idare ediyorum. Çocuk desen veremedin. Temizlik desen doğru düzgün yapmazsın. Kafanı kediyle bozmuşsun. Nereden alıp geldim bunu. Tekmeyi basmak lazım ikinize de…’’ gibi sözlerini yineliyordu. Öyle mantıklı sebepler buluyordu ki kendine, bazen hiç suçu olmadığı halde Mahdum’un bile suçlu olduğunu düşünüyordum. İnsanın yaşadığı yerle arasında bir çatlak oluşmaya başladığında önce mantıklı düşünmeyi kaybediyor anlaşılan.

Mahdum bu seferde kucağıma çıkıyor. Gözlerini baygın baygın dikiyor yüzüme. Anlamıştır belki de maziye daldığımı. Anlamasa ne olurdu ki? Zaten ne zaman üzgün olsam, durgun olsam gelir kucağıma yatar ben yanındayım, der gibi bakardı. Bir çocuk gibi sarıp sarmalardım ben de onu. Adının anlamı da biraz buradan geliyor. ‘’Evlat’’ demek aslında Mahdum. Benim evladım olmuştu çünkü. Aynı şu anda olduğu gibi bu banka gelip oturmadan önce, yani birkaç saat önceki tartışmada yine gelip kucağıma oturmuştu. Üzülme anne, der gibi bakmıştı suratıma. Başını ayaklarının arasına alıyor ara sıra kaldırıp bana bakıyordu ben hıçkırdıkça. Hiç kimsem yoktu gözyaşımı silecek ama Mahdum başkaydı. Tüylerinin arasında beni dinlendiriyor, derdimi alıp götürüyor gibiydi. Gözyaşımı sildiğine de emindim. Tek dostumdu o benim.

Bugün son kavgamızı etmiştik İhsan’la. Çocuğumuz olmuyordu ve ben her şeye rağmen evlat gördüğüm kedimin varlığı ile mutluydum. Ama bu mutluluk İhsan’ın mutsuzluğunun rengine karışıyor, nefretinin siyahına karışan sevinç rengim boğulup kayboluyordu. Ben mutsuzsam sen de mutsuz ol, diyordu bakışlarıyla İhsan. Evladım, diye Mahdum’a sarıldıkça bakışlarındaki küçümsemeyi yakalıyordum. Anne olamadın da bir hayvana anacılık oynuyorsun, diyordu bu bakışlar. Hava kaçıran balon gibi sönmeye başlıyordu tüm sevincim o an. İşte son kavgamızda İhsan, bunları bir bir hatta yanına daha da keskin cümleler ekleyerek söylemişti bana. Mahdum’a bir tekme savururken, ‘’Ya bu kedi gider bu evden ya ikiniz!’’… Bir gülümsemeyi çok gören sevgili kocam, çoktandır hâl diliyle anlattığını bir çırpıda çok kolay ve duygusuz söyleyivermişti. Ya Mahdum ya ben, diyordu aslında. Çocuğumuz olmuyor diye ben mutsuzum, sen de mutsuz olmalısın. Ben mutsuzken yüzünün gülmesine tahammül edemiyorum, demenin başka yoluydu bu. Hiçbir cevap vermeden çıkmıştım evden. Çantama attığım göstermelik birkaç eşya ve yanımda Mahdum. ‘’Savunmasız ve suçsuz bir canlıya merhamet etmeyen sen, hiçbir zaman baba olamazsın. Olsan bile iyi bir baba olamazsın İhsan! Babalık, insanlık şefkat gerektiren bir şeydir. Vicdanın olduğu kadar insan olursun. Seni hayvanlardan ayıran aklınsa diğer insanlardan ayıran merhametindir! Anla bunu anla.’’ Sözlerim cılız çıkmıştı. Belki de içimden söylemiştim, hatırlamıyordum. Bunları yalnızca Mahdum için söylemiyordum, kendim için de… Bana sözleriyle hiç merhamet etmemişti İhsan. Gözlerimde biraz sevinçten ışık görse onu söndürmek için elinden ne gelirse yapardı.

Tren istasyona yaklaşıyor.  İhsan’ın tüm mutsuzluğunu, küçümseyen bakışlarını, hakaretlerini, hiçbir şeyi beğenmeyen memnuniyetsizliğini ve evdeki tek neşem Mahdum’u sığdıramayışını ardımda bırakıp gidiyordum. Bir meçhule… Mahdum ve ben.

Not: İlknur Hanım’ın sarı ve sevimli kedisi Mahdum’a ithafen.

Sümeyye Baştürün diger yazıları