
DÜŞ BİTTİ
Gecenin en sığ yerinde,
zaman bir nar gibi ortasından yarıldı;
taneleri dağıldı göğüs kafesime, her biri birer sızı.
Kabuğundan sızan o ağır ve kızıl sır,
sessizce aktı belleğimin o eski, yorgun avlusuna.
O an, içimde yıllardır yaşattığım o kalabalık
birden sustu;
sesler dillerini yuttu, anılar bir köşeye büzüldü,
bakışlarım kendi içine, kendi karanlığına devrildi.
Kendi ellerim bile, yüzüme dokunurken
parmak uçlarımı tanımaz oldu.
Ne tenin tenimde bıraktığı o tanıdık sıcaklık vardı artık,
ne de uykularımı kollayan o eski şefkat
teselli ediyordu bu göğüs boşluğunu yırtan ağır sancıyı.
Her şey, büyük bir yıkımın ardından,
kendi ağırlığı altında ezilen mahcup duygular gibiydi.
Düşüncelerim susmuştu,
arzular kendi sessizliğine kapandı.
Ve ben, göğsümde vuruşunu bir yabancı gibi duyduğum kalbi,
bir yaşam belirtisi olarak hissetmiyordum artık;
sanki terk edilmiş bir gövdenin son çırpınışıydı o,
sanki son nefes, kuruyan bir boğazın içinden geçerken
ismini son kez sayıklamış ve bitmişti.
Düş bitti.
Gözlerimi açtığımda,
karşımda duran o çıplak, o merhametsiz gerçeklik,
paslı bir aynanın ayazı gibi çarptı bilincime.
Bir zamanlar bir şifa gibi ruhumda dolaşan
o ince ipek, o mahcup dokunuş,
şimdi avuçlarımda biriken, sıktıkça kalbimi kanatan
keskin cam kırıklarına dönmüştü.
Sevdiğim ne varsa, her biri kendi varlığından haksızca koparılmış,
iyileşmeye mecali olmayan derin birer yara gibiydi.
Firuze’nin gülüşü de öyle kaybolmuştu işte;
hangi uykunun ardında, hangi dilsiz boşlukta,
hangi kederin kanayan eteğine tutunup,
hangi vedanın rüzgârına takılıp gitti, kimse bilmiyordu.
Belki bir çocukluk korkusuna sığındı,
belki unutulmuş bir gözyaşının damlasında dindi,
belki de adını söylemeye takati kalmayan
yorgun bir ruhun son çığlığında saklı kaldı.
Ben yalnızca, kendimin bittiği o kör noktadan ardına baktım;
sanki bütün bekleyişler birer mezar taşıydı,
sanki zaman, gidenlerin yüzünü benden saklamak için
ağır ve simsiyah bir örtü çekmişti aramıza.
Her sabah bir inatla, tırnaklarımla ruhuma kazıdığım
o görkemli, o masalsı gelecek de sonunda yıkıldı.
Işıktan örülmüş hayallerim,
sarsılmaz sandığım güvenim vardı.
Meğer suyun üzerine, kısa bir nefesle yazılmış
yaralı, öksüz bir mısradan ibaretmiş her şey.
Bir fırtına koptu içimde;
önce adını sildi zihnimin kıyılarından,
sonra yüzünün hatlarını,
sonra beni sana, bizi mucizelere inandıran
o son saf çocukluğumu…
Ruhun dili çözülse de, sustuklarını bir bir anlatsa:
Sevda dedikleri o muazzam yanılgı,
insanın kendi sonsuz uçurumuna,
başı dönerek, hayranlıkla eğilmesiymiş.
Aşağıda zifiri bir karanlık, dipsiz bir yalnızlık vardır;
fakat insan, o karanlıkta kendi kimliğini bulacakmış gibi
yine de bakar.
Çünkü her aşk,
biraz da düşerken kendini kanatlı sanmanın
o zehirli ihtişamıdır.
Şimdi bu sağır sessizliğin tam ortasında,
boğazımda düğümlenmiş yarım kalmış bir cümlenin ağırlığıyla yürüyorum.
Bir insanın hafızası acıyla nasıl silinirse,
öyle çekiliyor damarlarımdan yaşama isteğim.
Önce duygularım unutuyor adını,
sonra uykularım,
sonra sabahı karşılayan neşem,
sonra bir vakitler aynada gördüğüm o parıltı…
Bir insanın içinden “öteki” boşalınca,
geriye yalnızca, boş bir odada yankılanan o uğultu kalıyormuş;
kendi soğuk boşluğuna çarpıp yine kendine dönen
kör, dilsiz ve kimsesiz bir yankı.
Nar çatladı,
sır, bin bir parça olup yere döküldü.
Geniz yakıcı bir veda acısı sinmiş nefesime;
ne yana dönsem, ruhumun duvarında asılı kalmış
birer hayal bakıyor gözlerime.
Birinde sen, dünyayı durduracakmış gibi gülüyorsun,
birinde ben, ayrılığın o buz gibi eli kapımıza dayanmamış gibi
henüz inanmıyorum,
birinde umut, son kez içimizi ısıtıp
ebedi bir ayaza teslim olmak üzere çekiliyor.
Ve sular…
Gözyaşlarım artık akmak için değil,
yalnızca batan bir geminin ardından dökülmek için var sanki.
İçimdeki bütün kaynaklar kurumuş,
sesim bile kendi içine kaçarken
dilini bilmediğim eski bir ağıtın hecelerini taşıyor.
Gözlerimin feri toprağın karanlığına sızıp kaybolurken,
ben ellerimde tuttuğum, yolları silinmiş dilsiz bir haritayla
kendi varlığımın dehlizlerinde kayboluyorum.
Bu haritada sığınılacak ne bir duygu kalmış,
ne kendime dönecek bir işaret,
ne de adımı fısıldayacak bir umut.
Yalnızca kederin çizdiği silinmiş izler,
altından uçurumlar geçen kırık köprüler,
içinde yalnızca suskunluk barındıran kurumuş kuyular
ve her düşüncenin sonunda, her uyanışın eşiğinde
aynı buzdan cümle:
Düş bitti.
Bir aşkın bitişi,
sadece bir insanın gidişi değilmiş meğer.
Ruhun, bir daha asla aydınlanmamak üzere yemin edip
kendi karanlığına saklanmasıymış.
Bir gövdenin içinden bütün yaşanmış seslerin çekilip alınması,
bir bakıştan parıltının, bir dokunuştan heyecanın kalkması,
bir insanın, aynada kendine baktığında
kendini bile tanımazlıktan gelmesiymiş.
Kuyunun dibindeki o koyu, o ağır karanlık
artık bana yabancı değil;
çünkü ben de artık kendime o kuyu kadar uzağım.
Aynadaki bu solgun çehre,
benim bir zamanlar çiçek açan yüzüm değil sanki;
bir ömür süren bir gece boyunca sessizce ağlamış
ve güneş doğmadan taş kesilmiş,
başka bir acıdan ödünç alınmış bir kadının yüzü bu.
Gözlerimde, sonu gelmeyen bir ayrılığın tozu,
dudaklarımda ise sonsuza dek mühürlenmiş,
söylenememiş o son ismin tuzu var.
Her şey tek bir şeyi fısıldıyor şimdi:
Rüya, uyandığında biter.
Aşk da böyle bir uykusuzlukmuş; ben inanmazdım.
Sanırdım ki hakikatle dokunmuş olan yanmaz, kül olmaz;
sanırdım ki sevilen gitse de ışığı bir kandil gibi kalır içimizde.
Oysa bazen ışık da gider, gölgeyi bile terk eder.
Bazen ellerin, bazen sesin,
bazen masanın üzerinde duran bir bardağın soğukluğu bile
terk edilmişliğin o kekremsi dilini öğrenir.
Şimdi yalnızlık,
gümüşten, soğuk bir hançer gibi
ruhumun en derin dehlizlerine saplanıyor.
Her yankı, içimdeki boşluğu biraz daha büyütüyor,
her susuş, o hançeri biraz daha parlatıyor.
Artık beklenecek bir ten yok,
sığınılacak kuytu bir liman da…
Ne gökyüzü bana bir nefes aralıyor,
ne gece o karanlık sırrından bir parça veriyor,
ne de her sabah yeniden uyanan bu dünya,
yaralı omzuma şefkatli bir el bırakıyor.
Düş bitti.
Geriye yalnızca,
masanın üzerinde öylece unutulmuş
bir çift eldiven kaldı;
parmaklarının sıcaklığını hâlâ içinde saklayan,
ama artık hiçbir tene dokunamayacak olan
iki yorgun, iki boynu bükük sessizlik gibi…
Ve ruhumun kuytusunda,
vaktin bile söndürmeye kıyamadığı,
inatla, bir sızı gibi tütmeye devam eden
o son, o cılız duman izi…
Sanki aşk,
beni terk edip gitmeden hemen önce
odanın tam ortasına incecik, şeffaf bir hayalet bırakmıştı.
Ben, gözlerimi kırpmadan ona bakıyorum şimdi.
O ise bana bakmıyor.
Çünkü düş bitti;
ve bazı bitişler,
insanın içindeki bütün kapıları
aynı anda, sonsuza dek kilitler.
10 Mayıs 2026-Paris
Caroline Laurent Turunc-Işığın Şairi
Yazar, Şair
Oxuyun >> Gözündə tük var
Zaur Ustacın şeirləri haqqında