Arif Babayev

Əziz dostlar, noyabırın 11-i görkəmli alim, əməkdar elm xadimi, fizika-riyaziyyat elmləri doktoru, AMEA-nın müxbir üzvü, professor Arif Babayevin doğum günüdür. Arif müəllimi 1964-cü ildən, universitetin birinci kursunda oxuduğum vaxtdan tanıyırdım. O, 1966-cı ildə 32 yaşında olarkən, Tiflisdə böyük müvəffəqiyyətlə doktorluq dissertasiyası müdafiə etmişdi. Hələ gənc yaşlarından istedadlı riyaziyyatçı alim kimi, universitetdə böyük nüfuz sahibi idi. Arif Babayev 1965-ci ildən ömrünün sonunadək 33 il Bakı Dövlət Universitetinin Mexanika- riyaziyyat fakültəsinin, Riyazi analiz kafedrasının müdiri olmuş, 1976-cı ildə AMEA-nın müxbir üzvü seçilmiş, 1978-1994-cü illərdə, 16 il Mexanika- riyaziyyat fakültəsinin dekanı vəzifəsində işləmişdir. Bu böyük alimi 12 il (1978-1989) birlikdə, o dekan, mən dekan müavini işlədiyim vaxt daha yaxşı tanıdım. O, istedadlı bir alim kimi ölkəmizdə qeyri xətti sinqulyar inteqral tənliklər nəzəriyyəsi sahəsində çox böyük uğurlara imza atmış, nüfuzlu bir elmi məktəb yaratmışdı. Təəssüf ki, Arif müəllim həyatdan çox tez köçdü, cəmi 64 il yaşadı. Çox iti yaddaşlı, xeyirxah, ədalətli, yeri gələndə sözünü deyən, yalnız riyaziyyat sahəsində deyil, tarix və ədəbiyyat sahələrində də dərin biliyi olan böyük şəxsiyyət idi. Allah rəhmət eləsin, məkanı cənnət olsun.
P.S. Yaxşı xatırlayıram Hacı Zeynəlabdin Tağıyev və Məhəmməd Əmin Rəsulzadə haqqında danışmağın yasaq olduğu bir dövrdə Arif müəllim onlar haqqında bildiyi məlumatları heç kəsdən çəkinmədən danışardı.


Arif Babayev Azərbaycanın həqiqi tarixini də çox yaxşı bilirdi. Bakı şəhərindəki qədim binaların kimlər tərəfindən və nə vaxt inşa edilməsi haqqında onunla çox söhbətlərimiz olub.

Mənbə və müəllif: Misir Mərdanov

Misir Mərdanovun digər yazıları

Daha çox uğur — MilliNet-lə!

Milli İnternet Mükafatı – MilliNet yarışması davam edir
Veb saytınız, mobil tətbiqiniz, süni intellekt layihəniz, sosial səhifəniz, rəqəmsal oyununuz və s. — bir sözlə, rəqəmsal həlliniz varmı?
Onu elə indi Milli İnternet Mükafatı qazanmaq üçün Millinet.Az saytında qeydiyyatdan keçirin!

Layihənizi tanıtmaq, populyarlaşdırmaq və qiymətli hədiyyələr qazanmaq fürsətini qaçırmayın.
MilliNet2025 üçün qeydiyyat 15 noyabrda başa çatır!

Daha çox populyarlıq. Daha çox imkan. Daha çox uğur — MilliNet-lə!

Mənbə:  MilliNet.Az 

Ali Akar – Türkülerin Türkçesi

TÜRKÜLERİN TÜRKÇESİ
Türk, Türkü, Türkçe
Dünyada bir milletin adıyla özdeş hâle gelmiş ender müzik türlerinden biridir türkü… “Türk” sözüne nispet i’si eklenerek oluşturulan bu kelime, Türk’ün adıyla anılmış ve dünyaya bu adla yayılmıştır. Bundan türkünün; Türklere ait olan, onların icat ettikleri bir nağme, bir ezgi, bir müzik türü olduğu anlaşılmaktadır.

Geniş Asya bozkırlarında yüzyıllarca at koşturan atalarımız, bir taraftan olumsuz doğa koşullarına karşı mücadeleler verirken öte yandan hayvanlarına otlaklar bulmak ve yurt tuttukları coğrafyaları korumak için ha bire savaşmışlardır. Bundan dolayı Türklerin tarihi, aynı zamanda bir savaş tarihi sayılır. Hatta bu yüzden bazı tarihçiler Türk tarihi hakkında eksik ve yanlı değerlendirmeler yapmışlardır.

Peki Türkler savaşmaktan başka bir şey düşünmemişler midir? Gündelik hayatlarında şarkı, türkü, müzik, edebiyat, şiir gibi güzel sanatların yeri olmamış mıdır?

Elbette olmuştur!

Türklerin savaş tarihleri kadar büyük ve muazzam bir kültür tarihleri de vardır… Bu büyük tarih içinde; taşa ruh katan mimarlık şaheserleri, zengin müzik birikimleri, tarihin ilk çağlarından kalan sözlü edebiyatları ve binbir tattan oluşan mutfak kültürlerini sayabiliriz. Rahmetli Bahaeddin Ögel’in 9 ciltten oluşan Türk Kültür Tarihine Giriş adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın her bir cildinde Türklere ait mimari, beslenme, giyinme, gelenekgörenek, yasa-töre, yazı, edebiyat, din, düşünce gibi pek çok konu ayrıntılı olarak incelenmiştir… Kitabı okumayanlara tavsiye ederek tekrar konumuza dönelim…

Uygur metinlerinden itibaren eski Türklerin müzik kültürüyle ilgili bilgilere rastlamaktayız. İslam öncesinde Türklerde bestelenmiş eserlere ırveya yır, sazlarla çalınan melodiye ise küg ismi veriliyordu. Atalarımız bu dönemde av törenlerinde koşuklarla eğlenir, ölüleri için düzenledikleri yuğ törenlerinde sagular söyleyerek yas tutarlardı…

Anadolu’ya gelince Asya’da kullanılan ır/yır sözü unutulmuş onun yerini türkü almıştır… Coğrafya ve isim değişmesine rağmen müzik kültürü aynen devam etmiş, birçok sosyal veya kişisel tecrübe türkülerde işlenmiştir.

Anadolu bir türkü coğrafyasıdır. Ülkemizin her bölgesinde farklı ezgiler eşliğinde söylenen türkülerimiz vardır. Türküler eşliğinde oynanan halk oyunları da önemli bir zenginliğimizdir. Ege’de zeybek, Karadeniz’de horon, Ankara’da seymen, Artvin ve Erzurum’da bar, Orta Anadolu’da halay… Bunların her biri değişik hikâyeler, yörelere özgü ritimlerle anlatılır.

Türkülerin ve halk oyunlarının hepsinde ayrı bir acı veya sevinç hikâyesi anlatılmıştır fakat eğer bir oranlama yapılırsa Anadolu türkülerinin çoğunda acı, hüzün, ayrılık, sıla hasreti… terennüm edilir. Sevinci, kavuşmayı, mutluluğu anlatan çok az türkümüz vardır çünkü Anadolu aynı zamanda bir hüzün coğrafyasıdır. Bin yıldır burayı yurt tutan milletimizin yüzü hiç gülmemiştir. Yemen’e giden gelmemiştir; çelik çomak oynama yaşındaki çocuklar vatan savunması için Çanakkale’nin, Sarıkamış’ın, Galiçya’nın yolunu tutmuşlardır… Bunlardan başka, sevip de bir türlü kavuşamayanların iç burkan hikâyeleri de anlatılır yüzlerce yıldır: Kerem, Aslı’ya olan destansı aşkını, Sümmani Baba yâr hasretine rağmen “kenare yazılması”nı, Âşık Veysel gönlünde bu topraklara dair biriktirdiği duygularını hep türkülerle dile getirmişler… Bir de adı sanı yalnızca türkülerde yaşayan kara bahtlı gelinleri vardır bu coğrafyanın: Kendini Arda sularına atan on yedi belikli Halime, Diyarbakır’da saçlarına kumlar dolan Suzan Suzi, Ürgüp’te sandık dolusu çeyizi yadigâr kalan Ayşe gelin, Maraş’ta hastanede ölen Meyrik…

Türkülerin sözleri de ezgileri kadar eski, onlar kadar millîdir…

Halkın en samimi duyguları türkülerde yaşar. İnsanımız iyi günde türkülerle eğlenmiş, kötü günde türkülerle hüzünlenmiştir. İşte bu sevinç ve hüzün duyguları anlatılırken ifade imkânı geniş, anlamı derin, çağrışımı zengin kelimeler seçilmiştir. Bu yüzden türkülerin Türkçesi; imbikten geçmiş, işlenmiş, yoğun bir Türkçedir. Bu metinlerin kelimeleri incelendiğinde hem halkın duygu derinliğini hem de dilin geniş ifade imkânlarını görürüz.

Bu yüzden türküleri; yalnız duygularımızın yansıması olarak değil, dilimizin çağlar içinde geçirdiği aşamaların aynası olarak da değerlendirmek gerekir. Bedri Rahmi Eyüboğlu “Türküler Dolusu” adlı şiirini bundan ilhamla yazmıştır………

Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm. …..

Türkü, bir mecaz dilidir

Türkülerin dili aslında bir mecaz dilidir. Bu; -yukarıda da ifade edildiği gibi- ince, derin ve işlenmiş bir dildir… Bu işlenmişliği, kelimelerin kazandığı anlam katmanları bakımından ele almak gerekir. Türkü dilinde kelimeler, bu alanın kendine has jargon anlamına sahiptirler. Bu dilin, divan şiiri gibi kendine has bir imaj terminolojisi vardır. Örneğin bade içmek deyimi sözlüksel anlamı olan “içki içmek” anlamıyla değil, âşığın icazet alıp kendi şiirlerini söyleme yetisini kazanması anlamında kullanılır.

Türkü dilinde, dilin eski ve yeni pek çok sözü bulunur. Bu kelimeler türkü formunda işlenerek birer sanat eseri hâline gelmişlerdir. Bunun sanatçısı da halk ozanlarıdır. Onlar, geleneğin içinden süzülüp gelen söze dayalı bu sanat birikimini yeniden işleyerek güncelleştirirler. Bu bakımdan halk ozanlarını birer dil işçisi, hatta dil uzmanı saymak gerekir. Bununla ilgili birkaç örnek vermek gerekirse: lebdeğmez adı verilen atışma türünde ozanlar, şiirlerinde içlerinde dudak ünsüzleri b, f, m, p, v seslerinin bulunmadığı kelimeleri kullanarak rakiplerini mağlup etmeye çalışırlar.

Türkülerde kelimelerin farklı anlamlarından yararlanma da çok başvurulan yollardan biridir. Halk ozanları, dilin bu imkânını böylece bir söz sanatına dönüştürme beceresini gösterirler. Bunun güzel bir örneğini, Neşet Ertaş’ın “Seher Vakti Çaldım Yârin Kapısın” adlı türküde kullanılan sürmelikelimesinde görürüz.

  1. Baktım yârin kapıları sürmeli
  2. Çıkageldi bir gözleri sürmeli
  3. Dedi yoh yoh bir mihenge sürmeli
  4. Günde yüz bin kere yüzler sürmeli
  5. Hemen aşk atına binip sürmeli
  6. dizede şair, seher vakti sevdiğine uğrar ama onun kapılarını sürmelibulur. Bu dizede sürmeli kelimesi, kilidin henüz icat edilmediği zamanlarda, kapıları kapatmak için arkalarına konulan “sürme” adlı bir kalas anlamında kullanılmıştır. Burada sürme kelimesine +li (isimden isim yapma eki) getirilerek sürmeli “kilitli” anlamına gelen söz yapılmıştır.
  7. dizede ise ozan, sevdiğine kapıyı açtırdıktan sonra içeri girip oturmuştur. Bu arada karşısına gelen sevgilinin, gözlerine sürme çektiğini görür, sevgilinin gözleri sürmelidir. Burada ise eskiden göze sürülen makyaj malzemesinin adı olan sürme kelimesine -li eki getirilmiştir.
  8. dizede sevgiliyle konuşan şair, onu saf bir altına benzetir. Altının değeri ise mihenk taşında ölçülür. Sevgilisi, ona kendisinin saf (halis) altın olup olmadığını anlamak için onun bir mihenge sürülmesi gerektiğini söyler. Burada, sürmek fiiline -meli (gereklilik eki) getirilerek oluşturulmuş bir başka cinasla karşılaşmaktayız.
  9. dizede şair, sevgilisinin kapısında (mecazen yanında, yöresinde) sonuna kadar beklemeyi istemektedir. Onu bir sultana, kendisini de onun kapısındaki bir köleye benzetir ve sevgilinin geçtiği eşiğe günde yüz bin kere yüz sürmeli der. Bu dörtlükteki sürmeli ise yüz sürmek, saygı göstermek anlamında kullanılmıştır.
  10. dizede ise artık şair; hayalle düşle geçirecek vakit olmadığını, hedefine ulaşmak için “aşk atı”na binip onu sürmek gerektiğini söyler. Buradaki sürmek fiili ise at sürmek anlamında kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi bu şiirin nakarat dörtlüklerindeki sürmeli kelimesi 1. kapıları sürmeli (kilitli), 2. gözleri sürmeli, 3. mihenge sürmeli, 4. yüz sürmeli, 5. aşk atını sürmek olmak üzere beş farklı anlamda kullanılmıştır. Halk şairi, burada bir yandan dilin gramer birlikleriyle sanat oyunlarını kurarken öte yandan mecazla hayalin sınırlarını yoklamaktadır.

Türkülerin söz varlığı:

Türküler, bir mecaz dili oldukları kadar dilin eski yeni pek çok söz varlığını taşımaları bakımından dil araştırmalarında ilk başvurulan kaynaklar arasında yer alırlar. Yüzyıllar boyunca ezgiler eşliğinde manzum olarak söylenen türkü metinlerinde kelimeler hemen hemen hiç değiştirilmeden korunmuştur. Bu yüzden dilin en eski varyantları, söz kalıpları türkülerde aranmalıdır.

Türkü metinlerinin kaynağını teşkil eden kelimelerin büyük bölümü Eski Oğuz Türkçesinin zengin söz varlığının bir yansıması olarak karşımıza çıkar. 13. yüzyılda Anadolu’yu yurt tutmaya başlayan Oğuz boyları, buraya Hazar Denizi’nin ötesinde yaşarken kullandıkları dillerini de taşımışlardır. Bu dilde yer alan zengin söz varlığını, genel Türkçe kelimeler ile Oğuz ağızlarına has yapılar birlikte meydana getirmiştir. Bu kelimelerin önemli bir bölüğü 13. yüzyılda Yunus Emre ve onun çağdaşı halk şairlerinin dilinde işlene işlene yazı diline geçmiştir. Bir bölümü ise yazı diline geçmemiş veya bu dilde unutulmuş, varlıklarını sözlü dilde sürdürür olmuşlardır. Halk arasında kullanılmaya devam eden bu sözler, ağız metinlerinde ve türkü sözlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle türkü sözleri, ağız metinlerinin barındırdığı dil malzemesini de taşımaktadır.

Burada, işte bu sözlü dilin türkülerde yaşayan sözlerine örnek teşkil eden birkaç kelimeyi inceleyeceğiz.

bay “zengin”
Bu kelime Eski Türkçede “zengin” anlamına gelir. Batı Türkçesinin ilk yüzyıllarına ait metinlerinde de bu anlamla kullanılmıştır fakat 16. yüzyıldan sonra yerini zengin sözüne bırakarak unutulmuştur. Türkülerimizde bu kelimenin 18. yüzyılda bile bu anlamda kullanıldığına şahit oluruz.

Bunda bir günde doğar yoksul, baya (Pir Sultan Abdal)
Daima nazarım yoksulda bayda (Seyrani)
Kanı garrak oldu yoksulu bayı (Dadaloğlu)

ceren/ceran “ceylan, ceylan yavrusu”
Moğolca ceylan yavrusu anlamına gelen ceren sözü; halk arasında ceren, ceylan ya da ceran şeklinde geçmektedir. Yazı dilinde unutulan bu kelime; türkülerde sevgilinin nazı, endamı ve gözleri bakımından benzetme unsuru olarak kullanılmaktadır.

Sandım akça ceran çöllerde geze (Karacaoğlan)
Gidiyorum yedi benli ceranım (Karacaoğlan)

cıda “mızrak”
Eski Türkçeden beri kullanılan sözlerden biri de cıdadır. Bu söz Moğolca alıntı olmasına rağmen Türkçe ses sistemine uyum sağlamış ve Arapçadan “mızrak” sözü alınıncaya kadar Türkçe yazılı metinlerde yaşamaya devam etmiştir. Yazılı dilde kaybolmasına rağmen halk arasında yaşadığını ozanlarımızın türkülerinden anlıyoruz.

Cenk kurulup cıda, oklar atanda (Köroğlu)
Cıda vurup binmemize ne kaldı (Dadaloğlu)

çiğin “omuz”
Eski Oğuz Türkçesi döneminde bir süre “omuz” yerine çiğin kelimesi kullanılmıştır. Yazı dilinde kaybolan bu kelime günümüzde de ağızlarda ve türkü sözlerinde yaşamaya devam etmektedir.

Halka halka çiyn üstüne (Ercişli Emrah)

eğin “sırt”
Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde sıklıkla rastlanan kelimelerden biridir eğin. “Sırt” anlamına gelen bu kelime, günümüzde yalnızca ağızlarda yaşamaya devam etmektedir. Bunu türkü sözlerinde görmekteyiz.

Ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime (Nesimî)
Melâmet hırkasın giydi eğnine (Seyrani)
Kahır gömleğini geydim eğnime (Pir Sultan Abdal)
Semer vurduk serçelerin eğnine (Mahzuni Şerif)

em “ilaç”
Eski Türkçede em kelimesi “ilaç” anlamına geliyordu. Bu kelime daha sonra Arapçadan ilaç sözü alınınca unutuldu. Em sözünün halk arasında yaşamakta olduğunu bize Erzurumlu Emrah şu mısrasında haber vermektedir:

El sitemi yaralara em oldu (Erzurumlu Emrah)
Kendi verdiği yarayı kendisi emler yine (Ruhsati)
Anda sınık yaralara em olur (Pir Sultan Abdal)

esrimek “sarhoş olmak”
Eski Türkçede sarhoş olmak anlamında esrimek fiili kullanılıyordu. Bu kelime, 15. yüzyıldan sonra yazı dilinde yerini sarhoş olmak birleşik fiiline bırakınca unutuldu fakat halk arasında ve türkülerde yaşamaya devam etti.

Esrür sinem ile dağın (Karacaoğlan)

eştirmek “atı belli aralıktaki adımlarla sürmek” Zengin bir hayvancılık kültürüne sahip olan Türklerde atların cinsleri, cinsiyetleri, yaşları, renkleri ve yürüme tarzlarıyla ilgili pek çok kelime ve terim vardır. Bunlardan biri de “atın belli aralıktaki adımlarla yürütülmesi” anlamına gelen eştirmek fiilidir. Anadolu Oğuz ağızlarına ait olduğunu tahmin ettiğimiz bu kelimenin bir zamanlar dilimizde yaygın olarak kullanıldığını türkü sözlerinden anlıyoruz.

Kimine at vermiş eştirir gezer (Âşık Veysel)
Arap at gider eşkine (Köroğlu)

evmek “acele etmek”
Bugünkü yazı dilimizde yalnızca resmî evraklardaki “ivedi” mühründe kalan ivmek fiilinin kök hâlindeki gerçek anlamı türkü sözlerinde korunmuştur.“

Can seni görmeye ever” (Karacaoğlan)

don “giysi, elbise, yaratılış”
Özellikle tasavvuf etkisinde söylenmiş türkü ve deyişlerde don kelimesi çok geçer. Bu kelime hem “kılık, kıyafet” hem de “bir başkasının kimliğine bürünmek” anlamına gelir. Güvercin donuna veya turna donuna girmek… gibi. Kelime Eski Türkçede “giysi” anlamında kullanılıyordu. Günümüzde daralmış anlamıyla yaşamaktadır. Türkülerde ise tarihî dönemlerdeki anlamı korunmuştur.

Resula aslan donunda gösterdi heybetini (Âşık Veysel)

dulunmak “ay ve güneş batmak”
Eski Türkçedeki tul- fiil köküne inen bu kelime, günümüz Türkçesinde kaybolmuştur. 15. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde görülen bu fiil, Âşık Veysel’in şiirinde yaşamaktadır.

Gâhi doğar amma gâhi dulunur (Âşık Veysel)

ırlamak “türkü söylemek”
Eski Türkçedeki ır “türkü, şarkı, nağme” sözü, 15. yüzyıldan sonra yazılı dilde kaybolmuştur. Bu kelimeden yapılan ırlamak fiili ise 16. yüzyıl halk şairi Karacaoğlan’ın türkülerinde yaşamaya devam etmiştir.

Yârim bana, ben yârime ırlarken (Karacaoğlan)

iye “sahip”
Eski Türkler, sahip yerine iye (<idi) diyorlardı. Bu kelimemiz; İslamiyet’ten sonra Arapçadan alınan sahip, Rumcadan alınan efendi kelimelerinin dilimize yerleşmesiyle unutulmuş gitmiştir. Kelime günümüzde bir gramer terimi olan iyelik eki ile tekrar canlandırılsa da kullanım alanı sınırlı kalmıştır. Asya’da unutup bıraktığımız bu sözün 16. yüzyılda Anadolu’da yaşadığını Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde görürüz:

Mülk iyesi padişahtır (Pir Sultan Abdal)

köşek “deve yavrusu”
Bugün Türkiye’de yaşayan insanların çok büyük bir bölümü deve yavrusu anlamına gelen köşek kelimesini bilmezler. Bu kelime, deve yetiştiriciliğinin devam ettiği Ege bölgesinin belli yerlerinde bilinir. Bu sözü, kaybolmaya yüz tutan ağızlarda ve bir de türkü sözlerinde buluruz.

Yük vaktinde köşek olur (Seyrani)

kuçmak “kucaklamak, sarılmak”
Eski Türkler kucaklamak yerine kuçmak diyorlardı. Bu fiilden daha sonra “kucak” kelimesi yapılmış ve ondan da “kucaklamak, kucaklaşmak” fiilleri türetilmiştir. Yazı dilinde fiilin kök hâli olan kuçmak unutulmasına rağmen türkülerde bu şekil saklanmıştır.

Ne öpüp, ne kuçabildim (Karacaoğlan)

od “ateş”
Eski Türkçeden beri bilinen kelimelerdendir. Günümüzdeki bütün Türk dillerinde bu kelimenin fonetik türevleri kullanılmaktadır. Yazı dilimizde unutulmuş olan bu eski yadigârı ozanlarımız saklamışlardır.

Sinemi oda yakaram (Ercişli Emrah) Ciğerciğim aşk oduyla deline (Dadaloğlu)
Yüreğime bir od düşmüş de yanar (Pir Sultan Abdal)
Aşk odu içimde dâim yanıyor (Seyrani)

sak “uyanık, gözü açık”
İlk olarak eski Uygur Türkçesi metinlerinde rastladığımız bu kelime, “gözü açık, uyanık kimse” anlamında tarihî dönemlerde Türk dilinin hemen hemen bütün lehçelerinde kullanılmıştır. Eski Anadolu Türkçesinde de görülen bu kelime, günümüz yazı dilinde kaybolmasına rağmen ağızlarda ve türkü sözlerinde saklanmıştır.

Sak yabancı ile başa çıkılmaz (Karacaoğlan)

seğirtmek “koşmak”
Türkçede koşmak yanında, onunla aynı anlama gelen çeşitli fiiller vardır. Çapmak, koşmak, yüğürmek ve halk dilinde yaşayan seğirtmek kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılan fiillerdir. Oğuz ağızlarında yaşayan ama yazı dilinde unutulmuş olan seğirtmek fiili günümüz ağızlarında ve türkülerde yaşamaya devam etmektedir.

Seğirttim ardından yettim (Karacaoğlan)

sin “mezar”
Türkçeye çok eski zamanlarda girmiş bazı kelimeler dilimizde yüzyıllar boyunca kullanılmış ve âdeta Türkçeleşmiştir. Bu sözlerin yabancı olduğunun kimse farkında değildir. İşte bu kelimelerden biri de sin sözüdür. Bu söz Türkçeye Çinceden geçmiştir. Kelimenin Çincesi ts’indir. Bu kelime Eski Anadolu Türkçesi döneminde yaygın olarak kullanılmıştır. Daha sonra yerini Arapça mezara bırakarak yazı dilinde unutulmuştur. Kelimenin 20. yüzyıla kadar halk arasında yaşadığını Âşık Veysel’in şiirinden anlıyoruz.

Ölünce hû çeksin kemiğim sinde (Âşık Veysel)

tamu “cehennem”
Eski Türkçe döneminden kalan bir dinî terimdir. Kelime Türkçeye Soğdca’dan alınmıştır. Fakat yüzyıllar boyunca kullanıla kullanıla adeta Türkçeleşmiştir. Batı Türkçesinin ilk metinlerinde görülmüş, sonra kaybolmuştur. Fakat ozanlarımız, Uygur atalarımızdan kalan kelimeyi kullanmışlardır.

Yedi tamu sekiz cennet (Pir Sultan Abdal) Tamuda olmazdı kullara cezâ (Âşık Veysel)
Bir su teskin eder nar-ı tamuyu (Seyrani)

uçmak “cennet”

  1. yüzyılda Uygurlar çağında Soğdca uştmak kelimesi Türkçeye geçerek “uçmak” şeklini almış ve Eski Türk inancında ruhun ölmesiyle birlikte uçup gideceği düşüncesiyle birleşen bu kelime yüzyıllar boyunca Arapçadan cennet sözünü alıncaya kadar dilimizde kullanılmıştır. Kelime eski Oğuz Türkçesi metinlerinde sıkça geçer. 16. yüzyıldan sonra yazı dilinde unutulan bu eski Uygur çağı hatırası kelime, Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde yaşatılmıştır.

Pir Sultan’ım Haydar, gelir uçmağa (Pir Sultan Abdal)

uğrun “gizli, gizlice”
Oğuz lehçelerinde görülen kelimelerden biridir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde oğrun veya uğrun biçiminde geçen bu kelime yazı dilinde unutulup gitmiştir. Bu kelime yalnızca ağızlarda ve türkü sözlerinde yaşamaya devam ediyor.

Uğrun uğrun döğüş bizim işimiz (Köroğlu)

ün “ses”
Türkçede “ses, seda” yerine kullanılan sözlerden biri de ündür. Bu kelime; günümüz yazı dilinde unutulmuş, yalnızca gramer terimi olarak (ünlüünsüz) kullanılmaktadır. Kelime, “ses” anlamındaki eski ve yaygın biçimiyle ağızlarda ve türkülerde korunmuştur.

Uca dağ başında bir ün eylesem (Ercişli Emrah)

yağı “düşman, hasım”
Eski Türkçede “düşman” yerine yagı kelimesi kullanılıyordu. Farslardan düşman sözünü, Araplardan da adüv sözünü alınca yağı kelimesi yazı dilimizde unutulmuştur. Kelimenin halk arasında yaşadığını Ercişli Emrah’ın dizesinde görüyoruz.

Yağının avladığı oldu memeler (Ercişli Emrah)

yorga “binicisini sarsmayan at yürüyüşü, rahvan”
Eski Türkçe yorımak “yürümek” fiilinden gelen ve atın rahvan yürüyüşüne ad olan bu kelime, yazı dilinde unutulunca yerini Farsça rahvan almıştır. yorga sözü ise halk dilinde yaşamaktadır. Bunu Seyrani’nin bu dizesinde görürüz:

Kimi düzden aşar kimi yorgalar (Seyrani)

Sonuç:
Türkü; dili, dilin, üslup özellikleri ile tarihte geçirmiş olduğu pek çok ses, yapı ve sözcük değişmelerini yansıtan önemli bir dil aynasıdır. Bu dilde var olan kelime, terim, atasözü, deyim, dua ve beddua gibi sözlerin incelenmesi sonucunda yalnızca dil özellikleri değil aynı zamanda Türk halk kültürü ve felsefesi de ortaya çıkarılacaktır.

Ali Akar,


GÖKTÜRK QRUPU

Bəsti Hüseyn – Udulmuş güllə

Udulmuş güllə
(esse)
Nənəmin 33 il yollara baxmaqdan gözləri, bəlkə bir ümid, bir xəbər gələr deyə gözləməkdən qulaqları tutulub. Heç yaddaşı da yerində deyil – xatırlamır məni. Əvvəllər torlu gözlərini qıyıb diqqətlə baxışlarını üzümdə gəzdirib kim olduğumu soruşanda “böyük oğlunun kiçik qızıyam” deyən kimi gözləri parıldayar, hal əhval tutub övladlarımı xəbər alar daha sonra əzəmətli əllərini havaya qaldıraraq şükürlər oxuyardı. İndi soyuq baxışlarla “kimsən sən?” sualını verəndə aldığı cavab ona tanış gəlmir kimi görünür. Övladlarından başqa heç kimi xatırlamır, bəzən onları belə unudur. Teymuru isə əsla.

Teymur – ürək yarası, düşmələrin göz dağı, Teymur, mənim qəhrəman əmim. 33 ildə heç qocalmayan, yaş almayan 24 yaşlı məndən cavan əmim.

Teymur təsadüfən Qarabağ uğrunda gedən müharibənin ən qızğın yeri Şuşada deyildi. Vətən sevgisi, ağır gəlmişdi anasının göz yaşlarına, beşik yoldaşlarının hayqırtısına. Arxasına belə baxmadan dilində Şuşa, ürəyində Şuşa, gözlərində düşmənə qəzəb, intiqam hissi ilə evdən gizlin getmişdi Qarabağa. Əmim heç dura bilərdimi evdə?

Bir müddət sonra atam onun dalınca gedib onu tapmış, bir neçə günlüyə icazə alıb evə gətirmişdi. O evdə bircə gün dura bilmişdi. “Vətən çağırır. Mən olmasam işğal edəcəklər Şuşanı, mənsiz olmaz, getməliyəm” deyə məktub yazıb gecə ilə qaçmışdı evdən. Nə bilərdi ki, 33 ildən sonra dünyalara sığmayan bədəni 1 tabuta sığışıb gələcək? O gediş son gediş oldu. Gedənlər qayıtdı, şəhid gəldi, qazi gəldi. Teymurdan heç bir xəbər heç bir soraq gəlmədi, gördüm, eşitdim deyən olmadı. Şuşanı isə *rmənilər 1992-ci ilin 8 mayında işğal etmişdilər. Əmim deyən olmuşdu, o olmasa alacaqdılar Şuşanı.

Atam yenə üz tutdu onu axtarmağa doğru. Şəhid olmuş əsgərləri bir bir qaldırıb baxdı üzünə. Heç bir nişan tapmadı. Nə ölüsü gəldi əmimin, nə də dirisi.

Biz əmimin qəhrəmanlıq hekayələri ilə böyüdük. Sonra biz də bpyüyüb qoşulduq gözləyənlər sırasına. O qapıya biz də həsrətlə baxdıq bir gün gələr deyə. O bizim ən böyük qəhrəmanımız idi. Qəhrəmanlar ölmür axı. Ölə bilməzdi bizim xəyallarımız. “*rməni kimdir ki? Mən onun gülləsini havada əlimlə tutub udaram” deyirdi Teymur, ölə bilməzdi. Bir gün gələcəkdi, mütləq gələcəkdi. Uşaq ağlı – kənddə tapdığımız hər parabüzəni Teymur əmimizi gətir deyə uçurtduq. Bir gün gələcəkdi çiynində vətən bayrağı, ayağında Şuşa torpağı qapıdan içəri girəcəkdi, mütləq girəcəkdi.

Əmim Şuşada döyüşdüyü yerdə silah yoldaşları ilə birgə mühasirəyə düşüb şəhid olmuşdu. Dediyini etmişdi əmim. “*rməni kimidir ki? Mən onun gülləsini havada əlimlə tutub udaram” – udmuşdu əmim o gülləni. Başından almışdı zərbəni. Qaçmamışdı əmim, o güllənin qarşısında dik dayanmışdı. Arxadan vurulmamışdı əmim.

Elə orda 33 il Şuşa torpağında qalıb buraxmadı əmim Şuşanın ətəyini. O olmasa alacaqdılar axı Şuşanı. Bu səbəbdəndir ki, qayıtmaq istəmədi doğma yurduna. 33 il orda qaldı. Qayıda bilməzdi Teymur. Söz vermişdi axı verməyəcəkdi Şuşanı, ölsə belə verməyəcəkdi, erməni kimdir ki onun gülləsini havada tutub udacaqdı. Sözündən dönmədi əmim, vermədi Şuşanı, tərk etmədi oranı, son damla qanına qədər vuruşdu düşmənlə, cismini son zərrəsinə qədər fəda etdi Şuşaya, qayıtmadı geri, tərk etmədi oranı. Cismi Şuşada çiçək oldu, ağac oldu, budaqları ilə bərk bərk sarıldı Şuşaya. Düşmən tapdağında boğulurdu Şuşa, Şuşaya nəfəs oldu, can oldu, Şuşaya həyan oldu buraxmadı Şuşanı. Axı gedəndə söz vermişdi, o olmasa işğal edəcəkdilər Şuşanı. Necə qayıda bilərdi ki? Vətənin üzünə necə baxardı?

İndi Şuşa azaddır, gələ bilərdi artıq ailəsi ilə vidalaşmağa. Şuşa təmizlənib düşmən əlindən. Gəldi də… Dediyini etdi Teymur, vermədi Şuşanı düşmən əlinə. Alnı açıq, üzü ağ gəldi. Vətən bayrağı çiynində, Şuşa torpağı ayağlnda gəldi. Dediyini etdi Teymur, *rməni gülləsini havadan udub gəldi. Ən Şərəfli, ən uca məqamda gəldi.

Müəllif: Bəsti Hüseyn

BƏSTİ HÜSEYNİN YAZILARI

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

TÜRK OĞLU AĞLAYA BİLMƏZ

TÜRK OĞLU AĞLAYA BİLMƏZ

Bir verilişdə Qəqəni ləqəbli döyüşçünün söhbətinə qulaq asdım.
15 yaşından döyüşən bu əsgər tez-tez sağ əliylə gözlərini tuturdu ki, ağladığı bilinməsin. Ancaq gözlərindən itirdiyi döyüş dostlarının sayı qədər yaş axdı. Onu ağladan dostlarının yoxluğuydu.

Xankəndi üzümü görüb gül açır,
Neçə vaxtdı susan Şuşa dil açır.
Hər kəndə-kəsəyə ellər yol açır,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Torpağım sevinir, daşım sevinir,
Gədiyim sevinir, qaşım sevinir.
Qurum çiçək açır, yaşım sevinir,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Ağdamın üstünə qaçın, nə deyir,
Murovun yolunu açın, nə deyir.
Kəlbəcər, Füzuli, Laçın nə deyir,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Orda Qubadlının gözü yol çəkir,
Zəngilan, Cəbrayıl nəyə qol çəkir?!
Ürəyim gül açır, dilim bal çəkir,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Demirəm o qanlı günləri unut,
Başımın üstündən getmir ha bulud.
Qurut gözlərinin yaşını, qurut,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Tanıqdı bu yerlər, bu göylər hələ,
Hələ bizim deyil, çox şeylər hələ.
Məni sakit qoymur gileylər hələ,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Qızlar oğul doğar, min eylər səni,
Günəşsiz günlərə gün eylər səni.
Gözləyir quzeylər, güneylər səni,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Hələ neçə kəndin yolu bağlıdı,
Ora gedənlərin qolu bağlıdı.
Sağın yiyəsi var, solu bağlıdı,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Havam varsa cəmi bir udum, sənsən,
Düşməni yandıran buludum sənsən.
Bu günə, sabaha umudum sənsən,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Orda Borçalı var, burda Dərbənd var,
Savalan, Urmuya, Təbriz, Səhənd var.
Dağılası neçə sərhəd var, bənd var,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Dirimiz igiddi, ölümüz diri,
Yaşayır qəlbimdə onun hər biri.
Amanın günüdü, ağlama, kiri,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Duydum niyə çatdın qaşını da mən,
Saydım gözlərinin yaşını da mən.
Uca tut, dik görüm başını da mən,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Dünyada çox işlər saxtadı, saxta,
Nə inan taleyə, nə güvən baxta.
Çox döyüşümüz var hələ qabaqda,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

Ölən də bizlərik, qalan da bizlər,
Doğru da bizlərik, yalan da bizlər.
Şimşəyə dönürük dolanda bizlər,
Ağlama, türk oğlu ağlaya bilməz.

11 noyabr 2025
Novxanı

Müəllif: İslam Sadıq

İSLAM SADIĞIN YAZLARI

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

Zaur Ustacın “BB” hekayəsi – dövrün sosial satirası kimi

Zaur Ustacın “BB” hekayəsi – dövrün sosial satirası kimi

(“BB” hekayəsi)
Zaur Ustacın “BB” adlı satirik hekayəsi müasir Azərbaycan nəsrində sosial tənqid və yumorun unikal və çox peşəkar şəkildə qovuşduğu nümunələrdən biridir.
Azərbaycan ədəbiyyatında sosial ironiyanın, yumor və tənqidin güclü sintezini yarada bilən müəlliflərdən olan Zaur Ustacın “BB” adlı hekayəsi, bir tərəfdən, gülüş doğuran absurd situasiyalarla doludur, digər tərəfdən isə cəmiyyətin dərin problemlərini kəskin, amma estetik formada ifşa edir. Əsər həm ideya, həm obraz sistemi, həm də dil üslubu baxımından çağdaş publisist ədəbiyyatla realist nəsrin sərhədində dayanır.
Əsər jurnalist Əli Mülayimin “BB” adlı müəssisədə baş redaktorun tapşırığı ilə müsahibəyə getməsi ilə başlanır. İlk baxışda adi bir iş günü təsiri bağışlasa da, hadisələrin gedişində absurd məzmunlu bir “böyük biznes” modelinin – “bit yetişdirib yaymaq” planının şahidi oluruq.
Süjetin inkişafı boyunca oxucu “Bəy Bala” adlı özünü böyük iş adamı sayan, amma əslində dərin mənəvi və əxlaqi iflasa uğramış bir obrazla tanış olur. O, ailə, tərbiyə, işgüzarlıq və mənəviyyat haqqında danışsa da, bütün dedikləri öz əməlləri ilə təkzib olunur. Əsərin kulminasiya nöqtəsində “bit yetişdirib satmaq” biznesi, cəmiyyətin real mənzərəsi kimi təqdim edilir — mənəvi çirkab, süni zənginlik və mənasız “uğur” anlayışı.
Əsərin ideya yükü çoxqatlıdır. Zaur Ustac, bir tərəfdən, sürətlə dəyişən cəmiyyətin dəyərlər sisteminin deformasiyasını göstərir; digər tərəfdən isə, “böyük biznes”, “uğur”, “marka”, “brend” anlayışlarının mənəvi boşluq içində necə məzhəkəyə çevrildiyini tənqid edir.
Hekayədəki “bit biznesi” simvolik mənada xalqa yalan ideyalar, saxta uğur modelləri, mənəvi bitlər “yoluxdurmaq” prosesidir. Əslində, “BB” təkcə “Böyük Biznes” deyil, həm də “Böyük Bədbəxtlik” kimi anlaşılır.
Bəy Bala – kapitalizmin vulqar, mənəviyyatsız simasıdır. Özünü ağıllı, müdrik, ailə başçısı və iş adamı kimi göstərməyə çalışsa da, dediklərinin hər biri əxlaqi riyakarlıqla doludur. O, həm patriarxal dəyərləri təhrif edir, həm də “biznes” adı altında cəmiyyəti xəstəliklərlə yoluxdurur.
Əli Mülayim – zahirən jurnalist, əslində isə passiv müşahidəçidir. Onun “mülayimliyi” həm xarakter, həm də dövrün insan tipinin – müqavimət göstərməyən, vicdanla karyera arasında itmiş ziyalı obrazının təcəssümüdür.
İlahə xanım, Ballı xanım (baldız), Bic Bala və başqaları – hamısı mənəvi tənəzzülün müxtəlif formalarını təmsil edir. Burada qadın və kişi fərqləri silinir, hamı eyni “uğur” xəstəliyinə tutulb.
Zaur Ustacın nəsr üslubu danışıq dili ilə publisistik tərzin sintezidir. Müəllif müasir şəhər danışıq leksikonunu, satirik pauzaları və dialoqları canlı həyat dili kimi təqdim edir. Hekayədəki yumor klassik Mirzə Cəlil ənənələrinə yaxın olsa da, forma və ritm baxımından postmodern ironiyaya əsaslanır.
“BB” sadəcə gülməli hekayə deyil, cəmiyyətin vicdan güzgüsüdür. Müəllif açıq şəkildə göstərir ki, “bitlər” yalnız insanların saçında deyil — beyinlərində, düşüncələrində, dəyərlərində çoxalıb.
Əsərin sonunda Bəy Bala müəllimin “Böyük Bədbəxt” təklifi həm öz taleyinin, həm də bütöv sistemin faciəvi yekunu kimi səslənir.
Zaur Ustac “BB” hekayəsi ilə Azərbaycan satirik nəsrinin müasir mərhələsinə yeni nəfəs gətirir. Bu əsər həm Mirzə Cəlilin “Ölülər”indəki sosial eybəcərliklərin, həm də Sabirin kəskin realizminin bugünkü formasıdır.
“BB” oxucunu gülüşlə düşündürür, tənqidlə silkələyir, və sonda belə bir mesaj verir:
“Əgər cəmiyyət bitlərlə yox, onları çoxaldanlarla mübarizə aparmasa, heç bir sabun kömək etməz.”

Müəllif: Günnur Ağayeva

ədəbiyyatşünas, tənqidçi

GÜNNUR AĞAYEVANIN DİGƏR YAZILARI

HƏCƏR ATAKİŞİYEVANIN YAZILARI

ZAUR USTACIN YAZILARI


>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

BEN SENİ SEVERSEM

BEN SENİ SEVERSEM

Özet:
Bu şiir, “ben seni seversem” cümlesini bir aşk itirafından çıkarıp varoluşun kendisini değiştiren bir kudrete dönüştürüyor.
Aşk burada sahiplik değil;
yeniden doğuş, ruhun genişlemesi ve ışığın içe inişi olarak anlatılıyor.
Şair “seni sevmek” eylemini, doğayı, zamanı ve kaderi bile dönüştüren mistik bir yaratıcı güç gibi işliyor.

Türü: Mistik – Tasavvufî – Lirik Aşk Şiiri
Üslubu: Yarı klasik, metafor yoğun, aruz tınılı modern divanvari

BEN SENİ SEVERSEM


Ben seni seversem, ey ruhumun saklı seher rengi,
gecenin bütün yıldızları bir anda uyanır;
kırık gölgeler bile ışığa dönmek ister.
Bir adın iner göğsüme,
içimdeki bütün karanlıklar
o tek hecenin önünde sustuğunu unutur.
Ben seni seversem,
dünyanın kalbi bir anlığına durur da
yeniden atmayı benden öğrenir.

Ben seni seversem,
rüzgâr yönünü değiştirir;
gölgem adımlarına secde eder.
Bir ateş dolaşır damarlarımda—
kendi küllerini değil,
sen diye yanan bir varlığın sesini taşır.
Aşkımın ağırlığı
dünyanın hafızasına yeni bir yazı kazır;
çünkü seni sevmek,
evrenin yaratıldığı o ilk sessizliğin
yeniden konuşmasıdır.

Ben seni seversem,
kalbimin kıyısına vuran her dalga
sen diye kıyıya düşer.
Gözlerimdeki ıssız çöl
bahara dönmek için izin ister.
Ve ben,
adının içime bıraktığı o ince ışıkla
kendi karanlığıma bile merhamet ederim.
Zaman, benden geçmek için
yeni bir yol arar;
çünkü ben seni seversem
zaman bile kendi akışını unutur.

Ben seni seversem,
sükûtum bile yüzünü hatırlar.
Bir nefes bırakırım geceye—
o nefes, dokunduğu her şeye
senin suretini çizer.
Aşka adanmamış hiçbir kelime kalmasın diye
kendi sesimden soyunur,
ruhumun çıplak hâliyle
senin önünde dururum.
Ve o hâlimle bile
yüzünü göğe çizen bir yıldızdan
daha gür parlarım.

Ben seni seversem,
tüm aynalar içimde çoğalır.
Her biri başka bir yüzden değil,
adının bende uyandırdığı
o sonsuz hâlden yansır.
Gecenin gözüne işlediğin mezmur
dudaklarıma iner;
ben sustukça büyür,
büyüdükçe seni çağıran bir ışığa dönüşür.
Ben seni seversem,
kendi varlığımdan geçip
ateşten bir gölgeye dönerim—
ve o gölge bile
sırf sana yaklaşmak için
kendi karanlığını terk eder.

Ben seni seversem,
denizler bile kabuğunu bırakır da
içindeki sırları kıyıya fısıldar.
Çünkü adın, suya dokunan bir ateştir;
yakmaz, ama bütün derinlikleri
tek bir nefeste aydınlatır.
Ben seni seversem,
göklerin bile gizlemek istediği
o kadim ses
kalbimde yankı bulur;
titreyişim, dağların ruhuna işleyen
kudretli bir ezgiye dönüşür.

Ben seni seversem,
yeryüzü benden geçmek için
bir iz arar;
bulamazsa kendi nehrini değiştirir.
Gölgem adınla uzar;
ışığım varlığından pay alır.
Ve ben,
daha önce hiçbir şairin söyleyemediği
bir cümlenin eşiğine gelir,
orada diz çökerim:
Seni sevmek sahip olmak değil,
senden taşarak yeniden yaratılmaktır.

Ben seni seversem,
geçmişim susar,
geleceğim kendi yolunu değiştirir.
Bir tek adın
bütün kaderlerin merkezine düşer de
gökyüzü yeni bir takımyıldız doğurur.
Ben seni seversem,
unutuluş bile bana yaklaşamaz;
çünkü seni sevmek
unutmayı unutan bir ışık olur içimde.

Ben seni seversem,
ömrümün bütün çınarları
aynı anda hışırdar;
köklerim sen diye toprağa iner.
Aşkımın gövdesi ağırdır—
ama o ağırlık beni yıkmaz;
tam aksine
senin adınla
yaprak yaprak büyütür.

Ve bil ki:
Ben seni seversem,
hiçbir şairin kalemi
kıyısından geçemez bu yangının.
Benim aşkım benzemek için değil,
ilk defa olmak içindir.
Bu mısralar,
daha önce hiçbir sesin dokunmadığı
bir semâdan gelir—
kıyısız, ezelî
ve yalnız sana ait bir ışıktır.

Çünkü ben seni seversem,
dünya bile kendi adını unutur da
senin adınla yeniden doğar.

Ve ben seni seversem,
göğe gizlediğim bütün dualar
adına doğru yeniden uyanır.
Bir tüy düşer omzuma—
rüzgâr değildir o,
senin sessizliğinin bana değen ilk yankısıdır.
Adın, gecenin alnında titreyen bir mühür gibi
ruhuma işlenir;
ben onu her dokunuşunda
bir ömür daha büyürüm.

Ben seni seversem,
içimdeki derin kuyular
su bulur;
susuz kalmış bütün kelimelerim
tekrar canlanır.
Aşkın içimde açtığı o geniş vadiden
bir ışık geçer;
o ışık,
hiçbir karanlığın dokunamadığı
kutsal bir sızı olur içimde.
Ve ben seni seversem,
kendi içimin çöllerine bile
bahar taşırım.

Ben seni seversem,
ufuk bile bana yaklaşır;
güneş, adını duyunca
bir an ısısını unutur da
bana senin ışığını bırakır.
Ben seni seversem,
ölçüsüz bir ilahiye döner kalbim;
ve her atışıyla
dünyanın en sessiz yerinden
senin adını
bir dua gibi yükseltirim.

Caroline Laurent Turunc – “Işığın Şairi”

Paris, 12 Kasım 2025

“YAZARLAR” JURNALININ NOYABR – 2025 № 11 (59)-CU SAYI NƏŞR OLUNUB

“YAZARLAR” JURNALININ NOYABR – 2025 № 11 (59)-CU SAYI NƏŞR OLUNUB PDF: Yazarlar-59


SƏDULLA ŞİRİNOVUN KİTABLARI
:

  1. Sədulla Şirinov “Sönməyən qisas” pdf
  2. Sədulla Şirinov “Gecikmiş etiraf” pdf
  3. Sədulla Şirinov “Zamanın pəncərəsindən baxanda” pdf
  4. Sədulla Şirinov “Heç nə olmazdan çox şey olurmuş” pdf
  5. Sədulla Şirinov “Qudalar” pdf

Məlumatı hazırladı: Günnur Ağayeva


>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

“ƏDƏBİ OVQAT” JURNALI PDF

“YAZARLAR”  JURNALI PDF

“ULDUZ” JURNALI PDF

“XƏZAN”JURNALI PDF

WWW.KİTABEVİM.AZ

YAZARLAR.AZ

===============================================

<<<< WWW.YAZARLAR.AZ və  WWW.USTAC.AZ >>>> 

Əlaqə: Tel: (+994) 70-390-39-93   E-mail: zauryazar@mail.ru