TÜRKLERDE KAFATASINDAN İÇKİ İÇME GELENEĞİ

TÜRKLERDE KAFATASINDAN İÇKİ İÇME GELENEĞİ
Eski Türklerde “Kadeh-Kafa” Ritüeli: Zaferin Sembolü ve Güç Aktarımı
​Eski Türk ve bazı göçebe bozkır kültürlerinde düşman kafatasının kadeh olarak kullanılması, genel bir içki geleneği olmaktan ziyade, büyük bir zafer ritüeli ve güç gösterisi olarak kabul edilen istisnai bir uygulamaydı.

Bu ritüelin temelinde, öldürülen düşmanın ruhunu ve gücünü ele geçirme inancı yatıyordu. Türklerin tüm yaşamına yayılmış sürekli bir kültürel pratik olmamasına rağmen, tarihin belirli dönemlerinde ve önemli siyasi olaylarda güçlü bir simgesel değere sahip olmuştur.

​Tarihi Kaynaklarda İzleri
​Bu uygulamaya dair en eski ve kesin bilgiler, genellikle Çin, Bizans ve Rus yıllıklarında yer almaktadır. Bu kaynaklar, özellikle Hunlar ve Batı’ya göç eden diğer Türk topluluklarının (Bulgarlar, Peçenekler) bu tür ritüelleri uyguladığını belirtir:

​Hunlar Dönemi: Bu uygulamanın en bilinen kaydı, M.Ö. 1. yüzyıla aittir. Çin kaynaklarında, Hun Hakanı Hu-han-yeh’in Çin elçileriyle yaptığı siyasi bir törende, daha önce yendikleri Yüeçi Hanı’nın kafatasından yapılmış kadeh ile ant içtiği geçmektedir.

Bu olay, sadece bir intikam değil, aynı zamanda Hunların üstünlüğünü ve gücünü diplomatik bir zeminde sergileme aracıydı (Ögel, 2014: 121).
​İskitler:

Türklerle ilişkilendirilen İskitler kültürü, bu geleneği en yaygın uygulayan topluluklardan biriydi.

Herodot, Türk İskitlerin düşmanlarının kafataslarını kadeh haline getirmek için temizleyip dışını deriyle kapladıklarını, hatta zenginlerin içini altınla yaldızladıklarını yazmıştır.

Bu, kafatasının bir ganimet ve statü sembolü olarak kabul edildiğini gösterir (Roux, 222).

​Bulgarlar ve Peçenekler: Tuna Bulgarlarının hanı Krum’un, 811 yılında Bizans İmparatoru I. Nikeforos’u yendikten sonra onun kafatasını gümüşle kaplatıp kadeh olarak kullandığı Bizans kaynaklarında kaydedilmiştir.

Benzer şekilde, Peçeneklerin de Kiev Prensi Svyatoslav’ı öldürdükten sonra kafatasını kadeh yaptıkları rivayet edilir. Bu, savaşçı göçebe geleneğinin bir parçası olarak, yenilgiye uğratılan önemli bir liderin korkunç hatırası ve zaferin nişanesi olarak kullanılmıştır.

​Ritüelin Anlamı
​Bu ritüelin temelinde yatan inanç, yalnızca intikamdan ibaret değildi.

Eski Türk ve Altay inanç sistemlerinde, bir insanın kafatası onun yaşam gücünün, ruhunun ve onurunun merkezi kabul edilirdi. Kafatasını kadeh olarak kullanmak:

​Güç Aktarımı: Öldürülen düşmanın ruhunun ve yiğitliğinin kadehi kullanan kişiye geçeceğine inanılırdı.

​Statü ve Korku: Bu kadeh, sahibinin savaşçı gücünü ve yenilmezliğini temsil eder, hem kendi boyuna hem de düşmanlara karşı bir gözdağı olarak işlev görürdü.

​Yenilginin Tamamlanması: Düşmanın en kutsal parçasını bu şekilde aşağılayıcı bir amaç için kullanmak, düşmanın ve boyunun nihai olarak dize getirildiğini sembolize ederdi.

​Sonuç olarak, eski Türklerdeki kafatasından içki içme eylemi, gündelik bir pratik değil, sadece önemli siyasi ve askeri zafer anlarında uygulanan, derin sembolik anlamlar taşıyan ve savaşçı kimliğini pekiştiren istisnai bir ritüel olarak tarihe geçmiştir.

​ Kaynakça

​Ögel, B. (2014). Türk Mitolojisi (Cilt I). Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ankara.
​Roux, J.-P. (2011). Türklerin ve Moğolların Eski Dini. (Çev. A. Kazancıgil). Kabalcı Yayıncılık. İstanbul.
​Kafesoğlu, İ. (2019). Türk Millî Kültürü. Ötüken Neşriyat. İstanbul.

DOLGAN VE TOFA TÜRKLERİ

GÖKTÜRK QRUPU

Oğuz Kağan

HUN TÜRK

HUN TÜRK
Kudretli Büyük Hun Tanrıkutluğu: Türk Tarihinin İlk Büyük Perdesi

Türk tarihi, dünya tarih sahnelerinde çok erken bir dönemde kendini göstermiştir. Hunlar, bu sürecin ilk büyük imparatorluğu olarak yalnızca bir askerî güç değil, aynı zamanda siyasi teşkilat ve kültür kurucusu olmuştur.

Hun Tanrıkutluğu’nun ortaya çıkışı, Türkistan bozkırlarının tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Çinli tarihçi Sima Qian, Hunların gücünü şu ifadelerle tasvir etmiştir: “Hunlar, at sırtında yaşar, savaşta asla geri durmaz, bütün boyları tek bir otağın etrafında toplarlar.” (Shiji, M. 110, Xiongnu Biyografisi). Bu satırlar, Hunların yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda birleştirici bir siyasi güç olduklarını ortaya koymaktadır.

Türk tarihçisi Bahaeddin Ögel, Hunların dünya tarihindeki yerini şöyle vurgular: “Hun İmparatorluğu, yalnız Türk milletinin değil, aynı zamanda bütün Türkistan bozkırlarının ilk büyük medeniyet hamlesidir.” (Ögel, Hunların Tarihi ve Kültürü, s. 42).

Macar Türkolog Lajos Ligeti ise Hunların etkisini daha geniş bir çerçevede değerlendirir: “Hun devleti, Türkistan’ın göçebe imparatorluklar geleneğinin temelini atmış, bu gelenek daha sonra Göktürkler, Uygurlar ve Moğollar tarafından devam ettirilmiştir.” (Bilinmeyen Türkistan, s. 27).

Çağdaş araştırmacı Prof. Dr. Türkolog Alimcan İnayet, Hunların birliği ve Çin’le ilişkilerini şu şekilde aktarır:
“Mete Han döneminde Hunlar, Çin’in kuzey sınırlarında hem askerî hem diplomatik güç gösterdiler. Çin ile yapılan barış antlaşmaları ve haraç sistemi, Hunların siyasi stratejilerini belirlemiş ve devletin iç birliğini güçlendirmiştir. Bu süreç, Türk devlet geleneğinde merkezi otoritenin nasıl tesis edileceğine dair bir örnek teşkil etmiştir.” (İnayet, 2010).

Mete Han ve Seferler

Mete Han (M.Ö. 234 – 174), Hunların gücünü zirveye taşıyan büyük bir lider olarak tarihe geçmiştir. Hun ordusunu boylar arası birliğe kavuşturarak Çin’e karşı düzenli seferler düzenlemiş, kuzey Çin’i etkilemiş ve haraç sistemiyle Çin ile diplomatik ilişkiler kurmuştur.

Hunların Çin Seddi ile ilişkisi, Çin’in savunma stratejilerini doğrudan etkilemiştir. M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren, Yen (Yan), Cav (Zhao) ve Çing (Qing) beylikleri, Hunların atlı akınlarına karşı savunma duvarları inşa etmiştir. Mete Han dönemi seferleri sonrası Çin, bu savunma hatlarını birleştirerek, Çin Seddi’nin temelini atmıştır (Sima Qian, Shiji).

Hunların kurduğu düzen, yalnızca askerî zaferlerle değil, aynı zamanda Türk kültürünün, dilinin, inancının ve töresinin sistemleşmesiyle de yakından ilişkilidir. Mete Han’ın uyguladığı ordu teşkilatı ve boylar arası birlik sistemi, Hunların uzun süreli hâkimiyetini sağlamış ve sonraki Türk devletleri için bir model oluşturmuştur.

Hunlar ve Çin Arasındaki Diplomasi ve Haraç Sistemi

Tarih Olay Taraflar Sonuç

M.Ö. 200 civarı Mete Han, Çin ile ilk barış antlaşmasını imzaladı Hunlar – Han Hanedanı Çin, kuzey sınırlarını güvence altına almak için haraç vermeyi kabul etti
M.Ö. 190 Sefer: Kuzey Çin’in sınırlarına akın Hunlar – Han Hanedanı Çin, sınır bölgelerinde garnizonlar ve savunma duvarları inşa etti
M.Ö. 174 Mete Han’ın ölümüne kadar düzenli seferler ve barış antlaşmaları Hunlar – Han Hanedanı Hunların siyasi ve askerî üstünlüğü pekişti, haraç sistemi ile ekonomik ilişki sağlandı

Bugün Hun adı, Türk halklarının hafızasında bir gurur ve kök simgesi olarak yaşamaya devam etmektedir. Hunlar, Türk milletinin devlet kurma geleneğinin ve cihanşümul vizyonunun ilk temsilcileridir.

Kaynakça

  1. Sima Qian (司马迁) – Shiji (Tarihî Kayıtlar), Han Hanedanı dönemi, M.Ö. 2. yüzyıl.
  2. Bahaeddin Ögel – Hunların Tarihi ve Kültürü, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1981.
  3. Lajos Ligeti – Bilinmeyen Türkistan, İstanbul: MEB 1000 Temel Eser Dizisi, 1970.
  4. Prof. Dr. Türkolog Alimcan İnayet – Kudretli Büyük Hun Tanrıkutluğu (Türk Halkının Ataları Hunlar ve Hunların Ortaya Çıkışı), Dergipark, 2010.

DOLGAN VE TOFA TÜRKLERİ

GÖKTÜRK QRUPU

Oğuz Kağan

Atatürk haqqında

Amerika’da bir benzin istasyonunda kısa bir mola vermiştim.
Arabama doğru yürürken, bir kamyonetin yanımda yavaşça durduğunu fark ettim.
Kapı açıldı, yaşça büyük sonradan 72 olduğunu öğreneceğim bir adam araçtan indi.

Üzerindeki tişört gözümden kaçmadı.
Atatürk’ün resmi vardı ama bu beni daha da şaşırtan bir şey oldu
Bu adam bir Apache Kızılderilisiydi, Nevada’dan gelmiş bir Amerikalı.

Dayanamadım, yanına yaklaşıp sordum:

“Neden böyle bir tişört giyiyorsun? Bu tişörtün üzerinde kim olduğunu biliyor musun?”

Sanki uzun bir hikâye anlatacak sandım. Ama öyle olmadı. Duru, sade bir cevap verdi.

“Kim olduğunu biliyorum ama adını tam telaffuz edemiyorum…”

Atatürk demek istedi ama diyemedi. Hafif bir tebessümle tekrar sordum:

“Daha adını bile söyleyemiyorsun, nasıl oluyor da bu tişörtü giyiyorsun?”

İşte o anda hikâyenin yönü değişti.

Adam derin bir nefes aldı:

“Ben çocukken annemle babamdan bu adamın adını duyardım.”

Yaşını söyleyince daha da etkilendim: 72 yaşında. Demek ki anne babası Atatürk’ü 1930’larda, 40’larda duymuş olmalıydı.

Merak ettim, çünkü onun söyleyeceğinden çok anne babasının gözünden Atatürk’ün nasıl göründüğünü öğrenmek istedim.

“Peki annenle baban ne derdi bu adam hakkında?” dedim.

Gözlerinde bir anlığına derin bir saygı belirdi:

“Annem ve babam derdi ki: ‘Bizim tek eksiğimiz böyle bir liderdi. Özgürlüğümüzü kazanabilmemiz için.’”

Sonra ekledi:

“Özgürlük bizim için her şeydir. Atalarımızın hep hayalini kurduğu şey buydu.”

Devam etti:

“Yıllar önce San Francisco’ya gitmiştim. İnsanlar her yerde tişört satıyordu. Bu tişörtü gördüğüm anda annemle babam geldi aklıma… Onların hep saygıyla andığı o lider… O yüzden hiç düşünmeden aldım.”

Bu adam bizim tarihimiz hakkında fazla bir şey bilmiyordu belki…
Ama bildiği tek bir şey vardı:

“Bu adam halkını özgürlüğe kavuşturmuş bir liderdi… Bizim atalarımızın hayal ettiği lider.”

Fotoğraf çekmek için izin istedim:

“Resmini çekebilir miyim? Çünkü ülkeme, insanlarıma göstermek isterim.”

Gülümsedi:

“Sen Atatürk’ün ülkesindensin… Elbette çekebilirsin.”

O an içimden şu geçti
Bizler çoğu zaman neye sahip olduğumuzu göremiyoruz.
Ama dünya görüyor.
Dünya biliyor.
Dünya saygı duyuyor.

Müəllif və mənbə: Muhtar Alemdar

TANRI’NIN ASKERLERİ, ÜLKER’LER

TANRI’NIN ASKERLERİ, ÜLKER’LER
“Gündüz Göğünde”, 2500 yıl önce “Bahar Ekinoksu” Ülker Takımyıldızı ve Güneşin birlikte doğuşu ile başlardı. Bu dönem Mayıs dönemiydi.

Bazin, Güneşe göre konumları, soğuk ve sıcak iki ana mevsimi belirleyen Ülker’i, Türk Astronomisinin kadim bir figürü olarak görür. Ülker’in ufuk çizgisinden, gündüz göğünde yükselmeye başlaması, Hıdrellez yani “Yaz” ve gece göğünde yükselmeye başlaması Kasım yani “Kış” mevsimini başlatır.

Türklerin kullandığı “Otağ” yani çadırlar, kainatın minyatür bir arketipiydi. Kubbesi “Gök Kubbe” idi ve gökyüzünü sembolize ediyordu. Türk otağ renkleri maviydi. Türkolog Eberhard’a göre, Türk otağlarının yuvarlak olan kubbesi 28 bölümlü idi. Her bir bölüm bir takımyıldızın izdüşümüydü. Bu elbette Ay döngüleri ile alakalıydı. Ay dünya etrafındaki dönüşünü 28 günde tamamlardı ve her bir takımyıldızda belli bir noktada konaklardı. (“Ay Menzilleri”). Türklerde Ay Menzilleri Ülker Takımyıldızı ile başlar.

Türk kozmolojisinde “Mayıs” ve “Kasım” ayları çok önemlidir. Göktürkler yılı iki mevsime ayırır ve yılda iki kez bu “Geçiş” dönemlerinde ritüeller yaparlardı. Bu “Mevsim Döngüleri”, Yaz Tanrısı ve Kış Tanrısı adını verdikleri, iki Takımyıldızın, gece ve gündüz göğünde, ufuk çizgisinden yükselme zamanlarıydı ve onlar için çok önemli döngüsel zamanlardı. (Pars Takımyıldızı ve Ejderha Takımyıldızı). Mayıs ve Kasım aylarında (Boğa ve Akrep Takımyıldızları) yapılan bu ritüeller “Yeniden Doğuş” ve “Ölüm” ile alakalı törenlerdi. 6 Mayıs da ateşler yakarak Yaz Mevsimini, 8 Kasımda ise Kış mevsimini karşılarlardı.

Şamanlar yeni yılı karşılamak için ateş yakarlar ve ateşe şöyle seslenirlerdi.

“Otuz dişli ateş anam,
karanlık gecelerde bizi kötü ruhlardan koruyorsun.
Orağa benzeyen Hilal değişiyor, eski yıl gidiyor, yeni yıl geliyor.
Ülger yıldızı arkadaşın, bir Tanrıdan fermanlısın”.

Şamanlar Ülker Takımyıldızının konumuna göre Yeni Yıl’ı karşılardı.

Ülker’in gündüz göğünde Güneş ile birlikte yükseldiği dönem, Türklerin kadim takvimlerinin başlangıcı sayılırdı. Türkler hala bu yıldızı çok önemser ve her yıl Mayıs ayında ateşler yakarak Hıdrellezi kutlarlar.

Mayıs ayının yani “Hıdrellezin” diğer bir ismi ULU AY’dır. Ulu kelimesi “Luu” yani Ejderha kelimesinden türetilmiştir. Türkler “Gece Göğünde” yükselmeye başlayan Ejderha Takımyıldızı için, Mayıs ayında ateşler yakar ve Ejderhanın ağzından çıktığı düşünülen “Ateşe” öykünürlerdi. Ejderha Takımyıldızı “Yaz” mevsiminde, göğün ortasında tam tepede yerini alır ve yeryüzünü ısıtırdı.

Ülker Takımyıldızı uzun saçlı bir Türk Alp’i olarak düşünülür. Alp Yıldızı adı da verilen “Ülker”, “Anadolu Folklorunda” bir delikanlı, Venüs ise güzel bir kız olarak anlatılır. Gündüz göğünde, Venüs’ün Ülker Takımyıldızı ile kavuşması “Baharı” başlatır.

Ülker’in gece göğünde, zirvede-tepede olduğu dönem, kış gündönümüdür. Ülker Takımyıldızının kocaman bir delik olduğu ve soğuk havanın buradan geldiği düşünülür.

Ülkerlere Yedi kandilli Süreyya adı da verilir. Türk minyatürlerinde cami kandilleri altında, Hz. Muhammedin miraç yolculuğunda meleklerle birlikte görünür. Ülkerler Türklerin öteki dünya anlayışında kutsal bir kavramdır. Aydınlığı, ışığı, yeniden doğuşu ifade eder.

Mehmet Akif Ersoy’un ne güzeldir Şehitlerimiz için yazdığı şiirde adı geçer.
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Emel Esin’e göre Çinliler Türklere Hu adını verirdi. Çinliler Hu’ları, “Mao” adını verdikleri ve uzun saçlı, savaşçı bir Alp’e benzettikleri, Ülker Takımyıldızı ile özdeşleştirirlerdi. Bu yıldızın diğer adı “Kara Alp” idi. (Çince Mao, Ülker Takımyıldızına verilen isimdir). Türkçe adı Mete olan Hiung-nu İmparatoru Mao-tun’un adının da, Mao yani Ülker Takımyıldızına verilen isimden geldiği düşünülebilir. K. Shiratori Mao-tun kelimesinin “Alp’ların Başı” olduğunu kaydeder. Bu da Kara Alp ve Alp Yıldızı olarak adlandırılan Ülker Takımyıldızının, Mao-tun yani “Alp’ların Başı” olarak anılan Mete Han’a isim olarak verildiğini kanıtlar.

Türkler için Ülker takımyıldızı büyük önem taşır. Çin kaynaklarına göre uzun örgülü saçlar Türklere özgüdür. Budist metinlerde “Uzun Saçlı Tonga” tabirlerine rastlanması, uzun saçın Alp’lık simgesi olmasını anımsatır. Eski arkaik kültürlerde gücün saçta olduğu inancı vardır. Bu yüzden Türk savaşçılar saçlarını uzatır ve belikler halinde örer.

Çinliler “Kara Alp Yıldızı” adını verdikleri Ülker takımyıldızını, Kuzeyli Göçebe Türklere benzetirdi. Ülkerleri, uzun örgülü saçları olan bir savaşçı gibi düşünürlerdi.

Kaşgari’ye göre, Çeriğ asker demektir. Ülker Çeriğ “Savaş sırasında askeri birliklerin aldığı pozisyon” anlamında kullanılan bir tabirdir. Düşman askerlerini pusuya düşürmek için Türklerin arkadan yaptığı bir savaş taktiğidir. Bu bağlamda düşünüldüğünde Ülker Takımyıldızının izdüşüm çiziminin kapan ya da kepçe şeklinde olduğu görülür. Türk askerleri, düşmanı kapana kıstırmak ve tuzağa düşürmek için, Ülker yıldızı pozisyonu alır. Ülker sıra ve dizi demektir. Bu askeri disiplindeki sıralı diziliş anlamına da gelir. Ülkerlerin Güneş ile yükselmeye başladığı dönem, günlerin uzamaya başladığı, Gündüzün Geceye galip geldiği ya da mistik tabirle iyinin kötüyü yendiği dönemdir.

Medusa Perseusun kafasını kestiği canavardır. Sümer mitlerindeki karşılı Humbaba’dır. Yukarıdaki 7 nokta Ülker Takımyıldızı ve sağındaki 8 uçlu yıldız Venüs’tür. Türkler Venüs’e “8 Yıldız” da der. Bunun nedeni Venüs’ün güneş ile kavuşum yaptığı ve döngüsünü tamamladığı sürenin 8 yıl olmasıdır.

Kırgızlara göre Ay’ın kızı Venüs, oğlu Ülker idi. Türklerde Venüs’ün 7 kızı vardır. Bunlar yedi kız kardeş olarak bilinen Ülkerlerdir.

Ülker Takımyıldızı 3500 yıl önceki bir Sümer tabletinde, Hz. Süleyman’ın Mührü olarak bildiğimiz, Hexagram şeklinde yani 6 uçlu yıldız şeklinde gösterilmiştir.

Davut Yıldızı olarak bilinen bu sembol Ülker takımyıldızını ifade eder. Bu sembole Barbaros’un sancağında rastlanır. Eski denizciler, bu gruba “Yelken Açma Yıldızları” derler, ve denizciler yalnızca Ülker’in gözüktüğü dönemlerde denize açılırlar.

Türklerin takviminde Mayıs ve Kasım ayları yılı ikiye bölen özel aylardır. 6 uçlu yıldız yani Hexagram sembolünü Tekeoğulları Beyliği bayrağında, Barbaros’un sancağında, yeniçeri başlıklarının üzerinde, camilerde, mezar taşlarında, paraların üzerinde ve diğer sanat eserlerinde görebiliriz. . Çünkü arkaik toplumlar mevsim döngülerini, Mayıs ve Kasım aylarında ufuk çizgisinden yükselmeye başlayan, Orion Takımyıldızı ve Akrep Takımyıldızı döngüsüne göre ayarlardı.

Ülkerlerin “Meçin” adı verilen ve bir çok söylenceye neden olan “Bahar Böceği” ile de alakası vardır.

Kırgız’lar Altay destan üslubunda bu efsaneyi şu şekilde dizelere dökmüştür.

İnsanlari hep yermis, Meçin adli bir böcek,

Hayatlara son vermis, çikmamis yok edecek,

Yedi kardesler burcu, tüm göklerin Haniymis,

Ati ile inegi, kendi kahramaniymis.

Inek yerlere inmis, böcegi delmis demis,

Büyük soguklar dinmis, havalar güzellesmis.

Böcegin bacaklari, çikmis göklere uçmus,

Yesilmis saçaklari, ülkeler en güzel burçmus.

Yedi Hakan kardesler, bir parça asirmislar,

Bunu duyan Ülkerler, pesine takilmislar.

Bu Boğanın, (Boğa Takımyıldızı) dilinin altında Bok Böceği yani Mayıs Böceği olduğu düşünülür. Bu mitolojik ikonografik figür, Türklerin kadim takvimlerinin başlangıcı sayılan Ülker takımyıldızını da ifade eder. Ülker’lerin gündüz göğünde Güneş ile birlikte yükseldiği dönem, yaratılışın başladığı ve doğanın yeniden uyandığı dönemdir.

Altay Tatarları Ülker’in bir zamanlar dünyada yaşayan böcek benzeri bir hayvan olduğunu anlatır. Ama gökyüzündeki Öküz toynağı ile onu ezer. Ezilen hayvanın kalıntıları Öküzün toynağının arasından geçer ve gökyüzüne savrulur ve bunlar Ülkerin 7 yıldızını oluşturur. Buna Anadolu’da Meçin Yıldızı da denir. Meçin böceğe benzeyen bir hayvandır. Meçin muhtemelen Mayıs Böceği adı ile anılan ve Güneşin Boğa takımyıldızında olduğu Mayıs aylarında yeryüzüne çıkan böcektir. Türkçe Ülker Takımyıldızı Öküzün (Boğa Takımyıldızı) omuzunda olan takımyıldızlara verilen addır.

Bu böcek kadim Mısır dininde de kutsanır. Scarabeus adı verilen bu böcekler ışığı, gerçeği, yenilenmeyi, aydınlanmayı, yeniden doğuşu sembolize eder. Mısır mitolojisindeki ünlü Apis Boğasının dilinin altında bu böceğin olduğu varsayılır.

Bok Böceği adı da verilen bu böcekler yuvarladıkları küre şeklindeki hayvan dışkılarını yuvalarına taşır. Mayıs Böceğinin baharı başlattığı varsayılır. Ülker takımyıldızını simgeleyen bu böcek, Boğa Takımyıldızı ile birlikte anılır.

Görüldüğü gibi mitoloji, efsane ve masallar, insanoğlunun bilinçsiz yaratıları değildir. Söylencelerdeki arketipik simgeler anlamlıdır ve kozmolojik bir olaya tekabül eder.

Budist Türk çevrelerinde yılbaşı, Budha’nın doğumu kabul edilen 8 Mayıs günü, “Çeçklig Ay” adı verilen ayda kutlanırdı. Türk Budist takviminde çiçek açma zamanı yılbaşı sayılırdı. Göktürkler 6-8 Mayıs tarihlerinde çalılıkları ateşe vererek bu dönemi kutlardı. Günümüzde aynı tarihlerde Hıdrellez adını verdiğimiz bahar bayramını kutlarız.

Nuray Bilgili Ön-Türk Akademisi Dergisi için yazdı.
2019

Rafiq Yusifoğlu – GÖZƏGÖRÜNMƏZ İLLƏR

GÖZƏGÖRÜNMƏZ İLLƏR

Başımıza iş açır
Gözəgörünməz illər.
Biz göz açıb yumunca,
Ağarır qara tellər…

Əvvəllər sifətimi
Tanımırdı qırışlar.
İndi mənim üzümdə
Gör nə qədər qırış var…

Bu qədər ağ deyildi,
Saç-saqqalım ötən yaz,
Təzə dən düşən saçlar
İndi olub bəmbəyaz…

Cavan-cavan oğlanlar
Olub ağsaqqal kişi…
İllər görünməsə də,
Göz önündədir işi…

15.06.2016

Müəllif: Rafiq YUSİFOĞLU,
şair, Əməkdar mədəniyyət işçisi, filologiya elmləri doktoru, professor.


RAFİQ YUSİFOĞLUNUN YAZILARI

RAFİQ YUSİFOĞLU HAQQINDA

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

TARIXIN XƏYALLARI

TARIXIN XƏYALLARI

Biz bilirik ki, sükut nə sözlərin manipulyatorudur, nə də işgənəçi. O, hörmət oyadan ağrıya bənzəyir; biləyimizin çayı, damarlarımızın dənizi kimidir. O, bizi müşahidə edən və bizə saf enerji qaytaran dosta oxşayır; sümüklərə işləyən pası yumşaldan bir yağlayıcıdır, kölgəyə çevrilənədək. Çox vaxt detektiv rolunu oynayır: “kukla”nın ipini toplayır, zamanı yükləyir və peşmanlıqları ilə birlikdə geri qaytarır, rejissorun əfsanəvi səhnəni çəkdiyi kimi onu dəyişdirir.
Yazıçı, əzab, ağrı və gözlənti ilə söz arasında həqiqi bir bağ yaranır, əgər işıq sehrli fənər kimi çıxış edirsə və onun intensivliyini tutub şeirə, nəqlə, fabula və şah əsərə çevirirsə. Qaranlıq qanımızın çırpınmasını hiss edir və bizi nigarançılıqdan uzaqlaşdırır; o, daxili vaxtımız, xarizmatik bir varlıq olur.
Şübhənin sübhü qapını döyür; ən dərin çapıq cazibədar bir varlığa çevrilir; göy üzü bədənimizi və düşüncəmizin düyünlərini çılpaq göstərən bir ekranın işığını daşıyır. O gizli profilimiz, uzun müddət – hətta ictimai və mədəni mühitdə də – taxdığı “maskadan” nəhayət azad olur.

“İskelet”, hadisələrin vəhşiliyinə baxmayaraq, yavaş-yavaş yenidən çiçəkləməyə başlayır; sanki yabanı küləkdən döyülmüş, baltayla budaqları kəsilmiş ağacın qol-budaqları kimi. Söz bir ikonaya çevrilir, oxucularının qarşısına zərifliklə çıxır; onun baxışı aydındır, şəxsi izi, təbii istedadı vardır: incə texnika, qafiyələrin zərifliyi, həyatın ağırlığı, illər boyu şöhrətin zərbəsinə dözmək məcburiyyəti, həm də paxıllığın soyuqluğu.
Zaman keçdikcə insan anlayır ki, yanlış ata bel bağlayıb, amma yenə də mübarizə aparmaq, məğlubiyyətdən sonra rinqdə ayağa qalxmağı bacarmaq lazımdır. Heç vaxt duyğularımızın etimadını satmamaq, “ölü” və keçici hüceyrələrdən qurtulmaq. Uzun illər boyu çəkilmiş pislikləri “tabuta” möhürləmək – zəriflik və təmkinlə.
Zaman hər zaman düşmən deyil; o, sabahımızdır, bu günümüz və keçmişimizdir, həm də bir ata kimidir – əgər şeirə olan heyranlıq öz kimliyimizi yaratmaq istəyilə qarışırsa.
Xəyal – yaradıcılığın rəng palitrasıdır; zamanla sevinclə sevilən bir tabloya çevrilir. O, sözdən qabaq doğulur və ona həyat verir. Onu qarşımıza alanda yeni hekayələrin qapısı açılır, sanki pəncərəni küləyə açıb otağı işıqla doldurmaq kimi.
Xəyalın özü də qaranlıqdan qorxmur, əksinə, qaranlığın sinəsini yararaq ona nəfəs olur. O, bizə unudulmuş səsləri xatırladır: babamızın yorğun barmaqlarıyla tar çalmasını, bir ananın dizində yatarkən eşidilən ninni səsini, uşaqlıqda küləyə qarşı qoyulmuş çığırtımızı.
Hər bir xəyal, sükutun qaranlıq bədənində doğulmuş işıqdır. O işıq sözə toxunduqda, şeir olur; musiqiyə qarışanda, ahəngə çevrilir; daşın üstündə dayananda, abidəyə dönür.
Amma ən dərin xəyallar çox vaxt qovulmuş qaçqın kimidir: bizdən uzaqlaşmaq istəsə də, içimizdə gizlənərək yaşamağa davam edir. Onlar gündüzün işığında görünməsə də, gecənin ən tənha çağında birdən qarşımıza çıxır, bizi öz güzgümüzə baxmağa məcbur edir.
Yazıçı üçün isə bu xəyallar – həm dost, həm də düşməndir. Dostdurlar, çünki bizə yazmaq üçün qanad verirlər; düşməndirlər, çünki gecələrimizi oğurlayır, qəlbimizi parçalayır, bizdən həmişə daha çox səmimiyyət tələb edirlər.
Tarix – sadəcə daş kitabələrdə oyulmuş yazı deyil, o həm də insan ruhunun əbədi xəyallarında yaşayır.
Bir millətin xatirəsi, əslində, onun gördüyü və qoruduğu yuxulardan ibarətdir.
Əgər xəyal olmasaydı, qədim şəhərlərin qapıları yenidən açıla bilməzdi; şairlər öz səslərini gələcəyə əmanət edə bilməzdilər.
Xəyal – zamanın dərinliyində gizlənmiş bir körpüdür: dünənlə sabahı birləşdirən, bizi özümüzə qaytaran gizli yol.
O, bəzən susar, amma heç vaxt ölməz.
Bir uşaq təbəssümündə, bir qoca baxışında, bir qadının dualarında yenidən boy göstərir.
Elə bil, hər bir xəyal – tarixin öz qəlbindən bizə ötürdüyü səssiz məktubdur.
Biz oxuduqca, o məktubun sözləri genişlənir:
bir gün şeirə çevrilir,
başqa gün musiqiyə,
və bir gün gələcək nəsillərin yaddaşına hopur.
Beləcə, tarix – keçmişin daş yaddaşı deyil yalnız;
tarix – insan xəyalının heç vaxt sönməyən alovudur.

Maria Teresa Liuzzo,
italyan şairəsi, yazıçı, jurnalist, tərcüməçi və nəşriyyatçı, “P. Benintende” Lirik-Drama Assosiasiyasının Prezidenti, “LE MUSE” ədəbi jurnalının baş redaktoru

Tərcümə:
Cahangir NAMAZOV,

Azərbaycan Jurnalistlər Birliyinin və
Dünya Gənc Türk Yazarlar Birliyinin üzvü

Nəzakət Eminqızının kitabları

Nəzakət Eminqızı son beş ildə (2020 -2025) məşhurlaşmış yazarlardan biridir. “Yazarlara dəstək” layihəsi çərçivəsində onun son 5 ildə çap olunmuş kitablarını təqdim edirik:

Təqdim edir: Günnur Ağayeva

ədəbiyyatşünas, tənqidçi

GÜNNUR AĞAYEVANIN YAZILARI

HƏCƏR ATAKİŞİYEVANIN YAZILARI

“ARİSTOTEL POETİKASI” RUBRİKASI

ZƏHRA HƏŞİMOVANIN YAZILARI

>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

Şəhla Rəvanın kitabları

Şəhla Rəvan son beş ildə (2020 -2025) məşhurlaşmış yazarlardan biridir. “Yazarlara dəstək” layihəsi çərçivəsində onun son 5 ildə çap olunmuş kitablarını təqdim edirik:

Təqdim edir: Günnur Ağayeva

ədəbiyyatşünas, tənqidçi

GÜNNUR AĞAYEVANIN YAZILARI

HƏCƏR ATAKİŞİYEVANIN YAZILARI

“ARİSTOTEL POETİKASI” RUBRİKASI

ZƏHRA HƏŞİMOVANIN YAZILARI

>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

Dünya şairləri antologiyası 1 (H.Ş)

SORDUM

Gözlərim yol çəkir, hər yer qaranlıq,
Xatirən yadıma düşür bir anlıq.
Sənlə söhbət edib əhval soruşdum.
Özümü unutdum, səndən danışdım.

Sordum, yadındamı ilk görüşümüz,
Silinməz yaddaşdan o ilk günümüz
Qəlbim gözlərini heç unutmadı,
Baxışın, duruşun yaddan çıxmadı.

Üzündə təbəssüm heç görmədimki,
Qəlbin nə söyləyir, heç bilmədimki.
Sən necə, gecələr rahat yatırsan,
Mənimtək yuxunu qarışdırırsan?

Sənin də ürəyin tez-tez sıxılır,
Sənin də qəlbində bərk tufan qopur?
Bəzən nəfəs almaq çətin olurmu,
Könlündə sevgidən nəsə qalırmı?

Əzizlər, yaxınlar, doğma içində,
Səndəmi özünü tək hiss edirsən?
Sevinib, şadlanan dostlar yanında,
Qəlbin sızıldayır, çıxıb gedirsən ?

Yoxsa illər onu silib aparıb,
Sevgi əvəzinə bir nisgil qalıb.
Məndəsə başqadır, qoy deyim sənə,
Baxışın könlümə odunu salıb.

Yadına düşürmü o gözəl günlər,,
Xəyallar səni də aparır ora.
Neyləsəm də olmur, bu düşüncələr,
Göynədir qəlbimi, lap çəkir dara.

Nə olar yuxuda sənlə görüşək,
Demirəm yenidən sənlə birləşək.
O ötən zamandan biz söhbət salaq,
Nə olar arabir dur gəl, dərdləşək.

AĞDAM ASLANI

(Milli Qəhrəman Allahverdi Bağırova)

Ağdam torpağında dünyaya gəlir,
O futbol ulduzu zirvəsinə yüksəlir.
Ağdam və Allahverdi adı qoşa çəkilər,
Ürəyinin alovu yurdu üçün közərər.

Könüllü cəsurları igid başına yığır,
“Vətən oğulları” adlı bir taboru yaradır.
Torpaq üçün gecəni gündüzə qatır,
Elinin harayına vaxtında çatır.

Naxçivanlı, Pircamal kəndi uğrunda,
Aslantək döyüşüb uğur qazanır.
Yüzlərlə düşməni məhv eləyərək,
Əsədov adına medalı alır.

Şücaət göstərir Aranzəmində,
İgidlik dastanı düşüb dillərə.
Nə qədər əsiri xilas eləyib,
Şöhrəti yayılır bütün ellərə.

On bir yaşındakı bir körpə qızın,
Başına gələnlərdən dəhşətə gəlir.
Alçaq erməninin yerini tapıb,
Daş ilə vuraraq başını əzir.

Xocalı əsiri başqa bir qız da,
Ermənini görüb haray qoparır.
Atamı, anamı o öldürübdü,
Allahverdi qızın qisasını alır.

Məhv edir düşməni həmin dəqiqə,
Qızın acısına sərin su səpir.
O cəsur qəhrəman bir an dayanmır,
Mindən çox Xocalı əsiri dəyişir.

Xəyanət qurbanı olur qəhrəman,
Naxçıvanlı yolunda düşür minaya.
Onun ölümünə heç kəs inanmır,
Qəmginlik gətirir elə, obaya.

Uca bir məqama yüksəlib adı,
Qəlblərdə qalacaq Milli Qəhrəman.
Şəklini bəzəyir Qızıl Medalı,
Adını unutmaz can Azərbaycan!

YAŞIL GÖZLÜM

Bir payız fəslində gəzdim, dolaşdım,
Yaşıl gözlərinin sehrinə daldım.
Nə qədər çırpındım, qopmaq istədim,
Mən heç bacarmadım, orada qaldım.

Pərişan gözlərim yola dikildi,
Yaşıl gözlüm sənin üçün darıxdım.
Gecə -gündüz həsrətini çəkmişəm,
Sənin yollarına kədərlə baxdım.

İlk məhəbbət unudulmur ,deyirlər,
Gözlərinin sevdasına düşmüşəm.
Məhəbbət qəlbimi yaman incitdi,
Uzun illər qəm gölündə üzmüşəm.

Ömür boyu bu sevgiylə yaşadım,
Yaşıl gözlərindən doya bilmədim.
Qəlbimin alovlu ,xəlvət küncündən,
Gözlərə sevgimi silə bilmədim.

Könlüm o gözlərin intizarında,
O gözlər yadımdan heç çıxmadı da
Yuxuda da olsa bircə dəfə də,
O gözlər gözümə heç baxmadı da.

Hələ də ürəkdə izləri qalıb,
Bilmirəm görsəydim nələr olardı.
Mən özüm özümə heç güvənmirəm,
O gözlər canımı məndən alardı.

PAYIZ ÇAĞI

Xəyalınla söhbət etdim,
Mən soruşdum əhvalını.
Könlüm yaman çırpınırdı,
Görmək üçün hər halını.

Görəsən sən xəyalında,
Mənlə söhbət edirsənmi?
Yuxularda mənim kimi,
O yerlərə gedirsənmi?

Həsrət yamanca çoxalır,
Niyə görən payız çağı.
Çoşub yenə haray salır,
Könlümdəki qəm otağı.

Çiskin olur, yağış yağır,
Üşüdür həsrətin səsi.
Hava almaq olur ağır,
Yoxdursa sevgi nəfəsi.

Ötən günlər yada düşür,
Qəlb sıxılır payız çağı.
Zaman bir də geri dönməz,
Duman olur könül bağı.

QORXURAM

Sənə olan hisslərimi, illər boyu daşımışam,
Açıq, aşkar ölməsəm də, ölü kimi yaşamışam.
Çırpınardı könlüm daim, duyğularım nalə çəkib,
Yayın isti qızmarında, qış dumanı qəlbə çöküb.

Sənin üçün darıxmışam, duyğular görmək istərdi,
Qorxu məni üstələyər, ağıl isə yox deyərdi.
Əgər görsəm məhəbbətim bəlkə yenə alovlanar,
Sevgimizin sonu yoxdur, qəlbim kül olar, yanar.

Qorxuram ki, gözlərinin atəşindən yanaram,
Ürəyim də zəif düşüb, orda donub qalaram.
Düşüncələr yorur məni, ağlım görüşmə deyir,
Duyğularımsa həsrətdən acı çəkir, inləyir.

İllərin çox sualı ürəyimdə dolaşır,
Hisslərim görmək üçün alovlanır, alışır.
Bir tərəfdə qorxu var, tez-tez öndə dayanır,
Bir tərəfdə duyğu var, həsrət canımı alır.

Hansı daha üstündür, qorxu, yoxsa duyğular?
Cavab tapa bilmirəm, məni yorur suallar.
Qorxuram dözə bilmərəm, bu ayrılığa daha,
Zaman geri dönməyəcək, ümid yoxdur sabaha.

XTQ ƏFSANƏSİ

(Şəhidi gizir Kərim Əliyevə)

Şirindil, mehriban bir oğlan idi,
Şən zarafat edib, deyib – gülərdi.
Qoçaqlıq var idi onun canında,
Şirtək vuruşardı döyüş anında.

Bir gün zəng eləyib o, evlərinə,
Halallıq almışdı ana- atadan.
Hər kəsi soruşub əhval tutmuşdu,
Bir xahiş etmişdi öz anasından.

Əgər şəhid olsam ana, ağlıama,
Başını uca tut, Vətən sağ olsun.
Yurdu azad edib qorumalıyıq,
Mənimtək oğullar keşikdə dursun.

Baxma mənim az yaşıma ay anam
Gələnlər gəlib başıma can atam
Sən yazarsan məzar daşıma, qala
Dön geri gəl, dön geri gəl , can bala.

Sözlərdən ananın odlandı qəlbi,
Könlünü göynətdi hər bir sətiri.
Göz yaşı sel kimi axdı üzünə,
Qürurla baş əydi oğul sözünə.

Ucarlı balası qaldı yaddaşda,
O, belə söylədi çəkiliş olanda.
Birisi burada şəkillər çəkir,
Səhəri onlardan kim isə gedir.

Kərim o səhəri oldu döyüşdə,
Düşmənlər çox idi həmin o yerdə.
Güllələr yağıştək səpələnirdi,
Elə bil göylərdən od ələnirdi.

Ağır döyüşlərdə o yaralanır,
Əlində tək bircə qumbara qalır.
Əsir düşməməkçün düşmən əlinə,
Qumbaranı dartıb orda partladır.

On düşmən məhv edir həmin o yerdə,
Dostların canını Kərim qurtarır.
Özü bu sınaqda şəhid düşsə də,
Vətən oğulları qələbə çalır.

Əfsanə adını verdilər ona
Canlarını verib əziz torpağa.
Bilirik Cənnətdir sizin yeriniz
Qəlblərdə yaşayır hər şəhidimiz.

Müəllif: Həqiqət ŞAMİLLİ

HƏQİQƏT ŞAMİLLİNİN YAZILARI

ZƏHRA HƏŞİMOVANIN YAZILARI

>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

Həqiqət Şamilli Xanad qızı (1965)

Həqiqət Şamilli Xanad qızı – 1965

Həqiqət Şamilli Xanad qızı 1965-ci il sentyabrın 26-da Oğuz rayonu Xaçmaz kəndində qulluqçu ailəsində dünyaya gəlib. Xaçmaz kəndində Vüqar İbrahimov adına 2 nömrəli tam orta məktəbi bitirib.1985 -ciildə Şəki Pedaqoji Teknikumunun ibtidai sinif müəlliməsi fakultəsini bitirib. İki il Xaçmaz kənd 2 nömrəli tam orta məktəbdə müəllimə işləyib.1987-ci ildə ailə qurub və Şəki şəhərində yaşayıb. Şəkidə 18 nömrəli və 1 nömrəli məktəblərdə müəllimə işləyib. Üç övladı var.
Publisist yazar və şairədir. Beş kitab müəllifidir.Yazdığı şeirlər müxtəlif mıtbuat orqanlarında çap edilib. Şeirləri ,,Xəzan”, ,,Azad qələm”, ,,Yazarlar” ədəbi -bədii, ictimai – publisistik jurnallarında çap olunub. Müxtəlif saytlarda şeirləri ilə çəxış edib. ,,Qızıl qələm”, ,,Xan qızı Natavan”, ,,Vətən” media mükafatı, ,,Azad qələm”, ,,İti qələm”, ,,Ziyadar” diplomlarına, ,,Heydər Əliyevin 101 illiyi” medalına layiq görülüb.
Kitabları aşağıdakılardır: ,,Ömrümə nəğmə payım”, (şeirlər,bayatılar), ,,Rəssam çək şəklimi(şeirlər, bayatılar, hekayələr), ,,Adını sən qoy” (şeirlər), ,,Əfsanəyə dönən həqiqətlər” (hekayələr), ,,Zaman keçir”(şeirlər).

“Ömrümə nəğmə payım”

“Rəssam, şəklimi çək”

“Adını sən qoy”

“Əfsanəyə dönən həqiqətlər”

“Zaman keçir”

Təqdim edir: Günnur Ağayeva

ədəbiyyatşünas, tənqidçi

GÜNNUR AĞAYEVANIN YAZILARI

HƏCƏR ATAKİŞİYEVANIN YAZILARI

“ARİSTOTEL POETİKASI” RUBRİKASI

ZƏHRA HƏŞİMOVANIN YAZILARI

>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<