SAKA’LARIN- İSKİTLERİN TÜRKLÜĞÜ

SAKA’LARIN- İSKİTLERİN TÜRKLÜĞÜ
Bir kavmin soy-etnik kökünü tayinde filolojik, arkeolojik ve antropolojik kaynakların olması gerekir.

Bu gereklilik yalnız Türk kökenli kavimler için değil, bütün soy-etnik kökü bilinmeyen kavimler için geçerlidir. Bütün belgelerden hareketle adı geçen kavmin anavatanı, dili, dini, gelenek-göreneği ve sanat anlayışının anlaşılabilecek mahiyette olması gerekir.

Bu şekilde meseleye yaklaşıldığında İskitler’in kimliği problemi aydınlatılabilir. Öncelikle İskitler’in anayurdu neresiydi? sorusuna cevap aramamız gerekiyor.

Bu hususta Herodotos, «Göçebe İskitler, Asya’daydılar; Massagetlerle yaptıkları bir savaştan yenik çıktılar, Araxes Irmağını geçtiler, Kimmerlerin yanına göç ettiler» demektedir.

Herodotos Araxes’i Aral gölünün doğu tarafına akan Jaxartes olarak ifade ediyor ve sonraki yazarların Hazar denizine batıdan aktığını söyledikleri Araxes’i kastetmiyor. Yukarıda adı geçen halk Saka olarak bildirilir ve doğuya, Jaxartes’in doğduğu bölgeye yerleştiriliyor. Bundan dolayı İskitler’in M.Ö. 8. yüzyılda Orta Asya’da bulunduklarını ve daha uzakta Bering Boğazı’na kadar bu atlı bozkır kavimlerinin yayıldığını anlayabiliyoruz.

Pers kaynaklarında geçen ve üç Saka grubundan biri olan Saka tiay para daray ise denizin ötesine geçen Sakaları, yani İskitleri gösteriyor. Buradan Pers ülkesinin kuzeyinde doğudan batıya doğru bir göç hareketinin olduğunu anlayabiliyoruz.

Bu da bize bir zamanlar İskitler’in bozkırların doğusunda yaşadıklarını, ilk yurtlarının bozkırların doğusunda aranması gereğini gösteriyor. Yazılı kaynaklardaki bilgileri arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkartılan buluntularda desteklemektedir. İskitler’e ait arkeolojik buluntuların daha eski tarihli olanları bozkırların doğusunda ortaya çıkartılmıştır.
Özellikle Tuva’da Arjan kurganı buluntuları İskitler’e ait olanları, çeşit bakımından zenginlikleri dikkate alındığında adı geçen kavmin ortaya çıktığı coğrafyaya ışık tutmak ve bu hususta yazılı kaynakları doğrulamak açısından büyük değer taşımaktadır. Çünkü erken Şaka/ İskit kültürüne İskit- Sibirya kültürü etki etmekte ve bu kültür bozkırlarda M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamakta ve bozkırın geniş alanlarında tüm özelliğiyle eksiksiz olarak gelişme göstermektedir.


Modern araştırıcılar arasında otorite olan Minns, İskitlerin Asya kökenli bir kavim olduğunu, «Elbette konar-göçer İskitlerin Asya kökenli olmaları İranlılarla alakalı değildir, fakat Ari olmayan köklerini hatırlatır» derken bozkırların doğusunda birçok kurgan özellikle Arjan kurganı açılmamıştı. Bu kurganın açılması ve buluntularının değerlendirilmesi İskitlerin ilk yurdunun Asya içleri olduğunu «hatırlatmaktan» öte, artık kesinlikle düşündürüyor. Bu durumda Türklerin anayurdunun Altaylar ve çevresi olarak kabul görmesi de önemli yer tutuyor. İskit/Saka adı da İskitlerin kimliği meselesine açıklık kazandırıyor. İskitlerin kabile isimleri olan Targutae, Skolot ve Paralat kelimelerinin Türk, Çiğil ve Barula adlarının «T»-li cemi şeklini, yani Türküt, Sikülüt ve Barulat kelimelerini hatırlatıyor.

İskit kelimesi Cengiz’in ilk dayandığı Sakait kabilesinin adı gibi Saka adının «T»-li cem şekli olmasını düşündürüyor. Bir çok Türk lehçesinde Sa/Sak kelimesinin yaygın manalarından biri «yay» olup, bazı Türk lehçelerinde «kuvvet», «güç» anlamına geldiği biliniyor. İskit/Sakaların kendilerine hangi adı verdikleri henüz kendi yazılı kaynaklarıyla belirlenmemesine ve onlara bu adı komşularının vermesine rağmen, kendilerini buna yakın bir adla anmaları mümkün görünüyor.

Bilim adamlarının Türklükle ve Türkçe ile bağlantılı görmeye çalıştıkları Sak kelimesinin, Türkçe’de bazı kelimelerde «s» ve «y» değişim hadisesinden hareketle «yay» anlamına geldiğini, Türkler’de yay ve okun en eski devirlerden bu yana önemini, Bozoklar, Üçoklar, Yaylar, Yaylar gibi daha sonraki Türk boylarının da yayı ve oku kendilerine ad olarak aldıklarını düşündüğümüzde Sak kelimesinin Türkçe ile alakalı bir kelime olabileceği akla yatkın geliyor. Ayrıca Sakaların çok iyi yay ve ok kullanmaları, bu hususiyetlerinin hem yazılı kaynaklar ve hem de arkeolojik malzemeyle belirlenmesi, onların adının yay ve okun birleşmesinden oluştuğu düşüncesini kuvvetlendiriyor. İskit/Sakaların kimliğinin belirlenmesinde dilleri de önemli bir yer tutuyor. Ancak, İskit dili ile ilgili belgelerin çok az oluşu meselenin hallini zorlaştırıyor.


Senkronik (Çağdaş) kaynaklarda geçen, İskitlere aitliği bilinen kelimelerden hareketle İskitlerin dili, dolayısıyla kimliği hakkında görüş ileri sürebilmek mümkün olabiliyor. Özellikle senkronik kaynakları çivi yazılı belgeler ve Grek yazarlarının eserleri oluşturuyor. Özellikle batı bozkırlarında yayılmış olan İskitçe kelimeler Türkçe kelimelerle karşılaştırma yapmaya imkan veriyor. Coğrafya isimleri, şahıs isimleri çivi yazılı belgelerdeki isim ve fiiller böyle bir denemeyi mümkün kılıyor. Bozkırların doğusunda kurganlardan çıkartılan runik yazılı belgeler İskit/Sakaların dilinin belirlenmesinde önemli buluntular olarak dikkati çekiyor.

Bunlar arasında Kazakistan’da Alma Ata yakınında Esik kurganından çıkartılan ve M.Ö. 5-4. yüzyıllara tarihlendirilen gümüş bir kap üzerinde runik yazı ortaya çıkartılmıştır. Bilim adamları bu yazılı belge üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Belgenin Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuş ve burada ortaya çıkan harflerin Orhun’dakilerin ilkel şekilleri olduğu belirtilmiştir. Aynı zamana tarihlendirilen Pavlador bölgesinde bir kurgandan da runik yazılı belge ortaya çıkarılmış olup, yazının Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuştur. Bu yazılı belge de runik yazının Güney Sibirya ve Kazakistan’daki konar-göçer kavimler arasında çok geç çıktığı yolundaki önceden ortaya atılan görüşün yanlışlığını ortaya koymuştur.

Runik yazının mevcut örneklerinin milattan önceki yıllara ve hatta M.Ö. 5. yüzyıla kadar gitmesi epeyce eski olduğunu ve Göktürk Dönemi’ne kadar bir tekamül süreci geçirdiğini göstermektedir. Bu yazının Sakalardan başlayarak, çeşitli Hun boylarında da kullanılmak suretiyle, Göktürklere kadar ulaştığı ve bütün Türkçe konuşan kavimler tarafından kullanıldığı anlaşılıyor. İskitlerin dini inancı da onların kimliğini belirlemede önemli bir yer tutuyor. Yazılı belgelerde yalnız Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan ve Greklerle de teması olan İskitlerin panteonu(tanrılar alemi) hakkında sınırlı bilgiler bulunmaktadır.


Herodotos İskit dilinde Hestia’ya «Tabiti», Zeus’a «Papaios», Toprak’a «Api», Apollon’a «Oifosyros», Göksel Aphrodite’ye «Artimpasa», Poseidon’a «Thamimasadas» denildiğini bildirmektedir. Herodotos’un verdiği bilgilerde İskitler’in Türklüğüne dair açık işaretler bulunmaktadır. Başlıca, Papaios (Gök Tanrısı), Apia (Yer Tanrısı) ve Tabiti (Ev ve Aile Tanrısı) olmak üzere üç tanrı bulunmaktadır. Eski Türklere ait bütün eski kaynaklar Gök Tanrısı (Tengri) ile Yer Tanrısı (Yersub)’nın varlığından bahsediyor. Bilge Kağan yazıtında «Yukarıda Türk tanrısı ve mukaddes Yer Sub’u» ibaresi geçmektedir. Bu iki Tanrıdan başka Türklerde bir de Umay adında ev hayatına ve çocuklara bakan bir tanrıça bulunmaktaydı.

İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça fonksiyonu itibariyle eski Türklerdeki Umay’a tekabül etmektedir. Yer Tanrısı ismi olarak gösterilen Apia kelimesi de Türkçe bir kelimeyi düşündürüyor. Hemen hemen bütün Türk lehçelerinde Ebi, Ebe kelimesinin doğuran kadın manasına geldiği bilinmektedir. Bu kelime zamanında mahsul Tanrısı, yani mahsul veren, mahsul doğuran Tanrı adı olup, daha sonra Ebelere, doğuran, doğurmaya yardım eden kadınlara geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kazan lehçesinde Ebi kabile, büyük ana ve umumiyetle muhterem kadın manalarına gelmektedir. Eski Türklerde muhterem kadınları Tanrıça adlarıyla yadetme adetinin olduğunu da Köl Tigin Yazıtı’ndan öğreniyoruz.

Bilge Kağan annesini Umay gibi görüyor. İskitlerle eski Türk dini inancı arasında bir paralellik kurabilmek mümkün olabiliyor. İnancın merkezinde Gök Tanrının olduğu anlaşılabiliyor. Özellikle böyle bir inancın varlığını bozkırların doğusunda yaşayan İskit topluluklarında görebilmek mümkün oluyor. Tarihi İskitlerin doğusunda yaşayan ve Saka tigrakhauda, yani ok şeklinde sivri başlık giymiş Sakalarla Massagetlerin aynılığı biliniyor. Massagetlerin dini inancıyla ilgili olarak Herodotos, «Taptıkları tek tanrı güneştir ve ona at kurban ederler. Bunun anlamı tanrıların en hızlısı olan Güneş’e en hızlı hayvanı takdim etmektir» demektedir.


Buradan onların Politeist (çok tanrılı) bir inancının olmadığını, muhtemelen Herodotos tarafından belirtilen güneşin de gök olabileceğini düşünebiliyoruz. Eski Türklerde Gök-Tanrısı adına hayvanlar, özellikle at sunulmakta ya da kurban edilmekteydi. Göğün büyük cisimleri Güneş ile Ayın, sonunda gök gürültüsü ile şimşek gibi gök hadiselerinin Gök-Tanrıyla belirli bir bağlantısı vardı. Massagetlerde tek tanrı olarak belirtilen Güneş de Ay ve Yıldızlar gibi gök içerisinde yer aldığından bu durum Gök-Tanrı inancıyla bağlantılıydı.

İskitlerde Tanrı ya da Tanrılar antropomorflaştırılmamışlar (insan şeklinde tasavvur ve tasvir edilmeme) ve kült (tapımla ilgili) heykelleri yapılmamıştır. Dolayısıyla İskit tanrıları için tapınaklarda inşa edilmemiştir. «Asli Türk itikadında antropomorfizm yoktu. Bundan dolayı da onları muhafazaya mahsus yapılar olan tapınaklar inşa edilmiyordu».

İskitlerde atalar saygıyla yad ediliyordu. Onların hayatında atalarının mezarlarının önemli bir yeri vardı. Bir ölçüde onları yurtlarına bağlayan en önemli unsurlardandı. Bunu Darius’un İskitler üzerine yapmış olduğu sefer sırasında çok iyi anlıyoruz. Darius İskit hükümdarına elçi göndererek kendisine karşı koyabilecek gücü varsa, karşısına çıkarak savaşmasını ister.

İskit hükümdarı ise, hiç kimseden korkmadığını, hiçbir kentleri ve dikili ağaçlarının olmamasından dolayı savaşa girmediğini belirtir. Ancak, Persler atalarının mezarlarını bulup onlara zarar verirlerse, o zaman savaşacaklarını bildirir. Buradan İskitlerde bir atalar kültünün varlığı anlaşılır. Eski Türklerde de atalara ait hatıralar kutlu sayılmaktaydı. Ataların ruhlarına kurbanlar kesilmekte ve onların mezarları korunmaktaydı. İskitlerde ruha inanış düşüncesi de köklü bir geleneğe bağlı bulunmaktaydı. Bütün hayatları boyunca, tabiatla mücadele ve kaynaşma içerisinde bulunan bu insanlar, zaman zaman birtakım korkunç veya garip tabiat hadiseleriyle karşılaşmışlar ve açıklayamadıkları bu halleri ruhlara atfetmişlerdir. Bunlar iyi ve kötü ruhlardır. Bazıları ise işlerini bozar. Tabiat kuvvetlerine inanma eski Türklerde de vardı.

Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, mağara, ağaç, orman, volkanik göl, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi ruh tanrılar tasavvur edilmişti. Ruhlar iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. İskitlerin inandıkları ruhlar ve tanrılar aleminin eski Türk dininde bulunan motiflerle olan benzerliğini tesadüfle açıklamak mümkün değildir, aksine bu benzerlik ve bağlantılar İskitlerin Türklüğüne işaret olarak kabul edilebilir. İskitler gelenek ve göreneklerine bağlı ve yabancı geleneklere kesinlikle kapalı bir toplumdu. Konar-göçer bir kavim olan İskitler, soğuğa karşı korunaklı, keçeyle kaplı, dört ya da altı tekerlekli, öküzler tarafından çekilen arabalarda yaşamaktaydılar.

Hayvanlarına otu bol otlaklar bulmak için dolaşmaktaydılar. Onlar pişmiş et yemekte ve kısrak sütü içmekteydiler. Hunlar ve Göktürklerde aynı şekilde yaşamaktaydılar. Bunlar Türk «derme evlerinde», yani keçeden yapılmış kubbeli çadırlarda yaşıyorlardı. Diğer Türk kavimleri gibi İskitlerde kımız içiyorlar ve sütten «kurut» yapıyorlardı. Özellikle İskitler hayatlarının önemli bir kesimini at üzerinde geçirmekte ve hep pantolon giymekteydiler. Hunlar da aynı şekilde yaşamaktaydılar ve adetleri bakımından İskitlere benzemekteydiler.

İskitler başta at olmak üzere bütün hayvanları kesmekteydiler. Domuz kurban etmeleri bir tarafa, onu topraklarında beslemeleri bile söz konusu değildi. Türkler hemen her devirde kesim hayvanı olarak atı diğer hayvanlara tercih etmişlerdi. Günümüzde at kurban etme adetinin gayrimüslim Altay Türkleri arasında devam ettiği bilinmektedir. İskitlerin genelde domuz beslememeleri ve onu asla kurban etmemeleri ilgi çekicidir. Buradan Türklerin bu hayvana karşı duydukları nefretin sadece İslami kanatle ilgili olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Bu cümleden olarak, İskitlerin at kurban etmeleri ve domuz kesmemeleri onların Türklüklerine bir işaret sayılabilir.


İskitler arasında oldukça fazla olan falcılar kehanetlerinin icrasında söğüt çubukları kullanmışlar. Bu kehanet gösterme tarzına Altaylılar, Çuvaşlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Tuvalılarda rastlanılmıştır. Böyle bir anlayışın Türk kültür çevrelerinde köklülüğü ve yaygınlığı dikkat çekmektedir.

İskitlerde ant içme geleneği de vardı. Toprak bir kupanın içerisine şarap doldururlar; ant içecek olanlar buna kanlarını karıştırırlar; bunun için sivri bir şeyle küçük bir delik açarlar, ya da kılıçla hafif çizerler; sonra kabın içerisine bir pala, oklar, bir balta ve mızrak daldırırlar; bu da olduktan sonra ant içerler ve kaptaki şaraptan azıcık içerler ve orada bulunanların ileri gelenleri de onlarla beraber içerlerdi. Aynı merasim eski Türklerde de vardı. Asya Hun hükümdarlarından Huhanye de aynı şekilde Çin elçileriyle yaptığı anlaşmada şaraba kan karıştırarak içmişti. Bunun Macarlar ve Kumanlar arasında da yaygın olduğu bilinmektedir. İskitlerdeki dostlaşma merasimlerinde görülen kan karıştırma usulü tarih boyunca bütün Türk boylarında devam etmiş olup, hatta Osmanlı edebiyatında kan yalaşıp dost olma motifi çıkmıştır.

İskitler kahramanlıkları ve savaş taktikleriyle de bir çok kavimden farklıydı. Onlara saldıranlar ellerinden kurtulamazdı, hepsi atlı ve ok atarak savaşırlardı. Eski Türk toplulukları aynı şekilde mücadele etmekteydiler. At üzerinde yayı etkili bir savaş silahı haline getirebilmişler ve «uzak savaş» usulünü benimsemişlerdi. Türkler at sayesinde süratli manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ediyorlardı.


İskitler hükümdarları öldüğü zaman eni boyu bir dörtgen, büyük bir mezar kazarlar, mumyalama işlemi tamamlanmış ölüyü getirirlerdi. Hayatta olanlar kulaklarının memesini keserler, başlarından saçlarını kazıtırlar, kollarını çizerler, alın ve burunlarını yırtarlardı. Eski Türklerde de aynı gelenek dikkati çekmektedir. Bilge Kağan bengü taşında böyle bir merasimden söz edilmektedir. Bilge Kağan babasının it yılının onuncu ayının yirmi altıncı gününde öldüğünü, domuz yılının yirmi yedinci gününde yas töreni yaptırdığını bu esnada Çinliler’in ıtriyat, altın ve gümüş, diğer topluluklara mensup kişilerin de iyi at ve kara samur kürkleri getirdiklerini belirttikten sonra; tören sırasında bütün halkın saçlarını tıraş ettiğini ve kulaklarını yaraladığını bildirmektedir. Buradan İskitlerdeki ölü gömme adetinin aynen Göktürklerde de tatbik edildiğini anlıyoruz.

İskitlerde ölülerin mumyalanması arkeolojik kazılarla da anlaşılabilmiştir. Pazırıktan bulunan cesetler mumyalanmıştır. Bu mumyalanmış cesetlerin üzerinde dövmelere de rastlanılmıştır. Genelde cesetlerde, vücudun ön ve arka kısımlarında baştan aşağıya kadar dövmeler bulunmaktadır. Eski Türkler de toprak olmayı bir türlü kabul edememişler, bütün fertlerini değilse bile, ulularını ve hükümdarlarını mumyalamak suretiyle, maddi varlıklarını ebedileştirmek istemişlerdir. Değiştirdikleri çeşitli dinlerin ruh anlayışına göre, bazen bu sanatlarını tadile lüzum görmüşler, fakat büsbütün bırakmamışlardır. İslamiyeti kabulleriyle de mumya yapmakta devam etmişlerdir. Buna en güzel misal, Anadolu Selçuklularının yaptıkları mumyalardır. II. Kılıç Arslan, I. Keyhüsrev, II. Süleyman Şah, III. Kılıç Arslan ve daha birçokları mumyalanmıştır.


İskitlerin kendi gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları bilinmektedir. Aynı şekilde Göktürklerin de gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları anlaşılmaktadır. Bilge Kağan, milletine Çin kültürünün cazibesine kapılmamalarını tavsiye ediyor. Çin ülkesine yerleşenlere, Çince unvanları kabul edenlere, yaptıklarının yanlış olduğunu bildiriyor.

İskit sanatının izlerini çok geniş sahada bulmak mümkündür. Konar-göçer olarak yaşayan İskitler, daimi mesken yerine çadırı ikametgah olarak kullanmış ve kendilerini her türlü doğal unsurlardan koruyan bu nesneyi kutlu saymışlardır. Kurgan adı verilen tepecikler de esasında İskit çadırının öbür dünya için hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir. Bu kutlu mekan form olarak asırlarca devam etmiş ve özellikle Hun-Türk kültüründe önemini korumuştur. Enterasan bir noktada, Selçuklu kümbetlerinin mimari olarak aynı geleneği devam ettirmesidir. Bunlar ekseriyetle iki katlıdır. Alt tarafı defin bölmesi olan kümbetlerin üst bölümü tamamen çadıra benzetilmiştir. Bu da bize, Selçuklu Türklerinin Müslüman oldukları halde hâlâ eski bozkır hayatının geleneklerine bağlı olduklarını göstermektedir.

Çin’in kuzeybatısından Tuna nehrine kadar çok geniş bir sahadan meydana çıkartılan kurgan buluntuları da İskit ve Hunlardaki sanat anlayışının benzerliğini göstermeleri bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu sanata «Hayvan Üslubu» adı verilmektedir. İskit ve Hun sanatkarları, çoğunlukla ormanlardaki sarmaşıklar gibi, ölümüne birbirleriyle mücadeleye girmiş hayvanları tasvir etmektedir.


Uzuvların bükülmesi, yırtıcı hayvanların, akbabaların veya ayıların pençelerinde kıvranan geyikler ve atlar dramatik sanatta hoşlanılan konuları oluşturmaktadır. En çok kaplar, vazolar, levhalar ve süs eşyaları üzerindeki savaş sahneleri ve hayvan mücadelelerinde ileri teknik dikkati çekmektedir. Bu sanatın en belirgin özelliğini mücadele halinde olan hareketli figürler oluşturmaktadır. Orta Asya Türk sanatının özünü oluşturan Hayvan Üslubunu en çok İskitler kullanmışlardır. Gerek seçilen konular ve gerekse bunların işlenişleri bakımından, İskit ve Hun sanatı birbirine çok yakınlık göstermektedir. Hatta bir merkezde imal edilip, değişik yerlerde ele geçen sanat ürünleri gibidirler.

Bu derece yakınlık İskit ve Hunların aynı hayat tarzları ve aynı anlayışın sanatlarına da yansımış olduğunu göstermektedir. Bu durum, Hun sanatının İskit sanatının bir devamı olduğunu düşünmemizi mümkün kılar. İskitler uzun süre tarih sahnesinde kalan ender kavimlerden biridir. Onların hakimiyetlerinin son bulmasıyla yeni oluşumlar içerisinde olabilecekleri mümkündür. Özellikle bozkırların doğusunda yaşamış olanlarının Vusunlar ve Göktürklerin ataları olabilecekleri düşünülmektedir. Günümüz Türk topluluklarından Kent Türklerinin, Kaşgarlıların, Tarançıların, kuzeyde bulunan Yakut Türklerinin atalarının da onlar olabileceği bilim çevrelerince kabul görmektedir.

Özellikle Kuzey Sibirya’da yaşayan ve kendilerini Saka olarak adlandıran Yakut Türkleri’nin atalarının da milattan birkaç asır önce dışarıdan gelen bir saldırı sonucunda güneyden kaçarak, Yenisey ırmağı ve Baykal gölü yakınlarına sığınmaya mecbur olduğu hakkında rivayetler bulunmaktadır. Yakutlardan bir kısmı, özellikle Lena vadilerinde yaşayanlar, kendilerini Uranhay Sakaları, yani Orman Sakaları olarak adlandırıyor. Uranhay Sakaların hala bir kısmı Moğolistan’ın kuzeyinde yaşıyor. Sakaların Yakutlardan başka Kazaklar ve hatta Kafkaslarda yaşayan bazı Türk boylarının oluşumunda da önemli bir rol oynadıkları biliniyor.

Sonuç
Sakalar,/İskitler bozkır kavimlerinin tarihte adı bilinenlerinin en eskilerinden olduğu gibi, Mançurya’dan Macaristan’a kadar çok geniş coğrafyaya yayılmış ve uzun süre tarih sahnesinde kalmayı başarabilmiş olanlarıdırlar. İskitlerin tarih ve kültürleri hakkındaki bilgileri arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Dolayısıyla onların kimlikleri hakkındaki bilgilerin kaynağı da yine arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardır. İskitlerin ilk yaşamış oldukları coğrafya, dillerine ait kelimeler, dini inançları, sosyal yapıları, gelenek ve görenekleri, savaş taktikleri çeşitli Türk topluluklarıyla paralellik ve benzerlik kurmaya imkan veriyor.

Kendilerini hala Saka olarak kabul eden toplulukların günümüzde varlığı da biliniyor. Bu çok yönlü paralelliklerden hareketle İskit/Saka topluluklarının büyük ölçüde Türkler ve Türklükle bağlantılı olduklarını mevcut belgeler ışığında düşünüyoruz. Elbette çok geniş sahaya yayılmış olan bu konar-göçerler arasında başka unsurlar da olmalıydı diyor, ancak kavme, coğrafyaya ad veren, kültürün taşıyıcısı olan ve egemen güç olarak varlığını sürdüren unsuru Türklükle ve Türklerle bağlantılı görüyoruz.

Fotoğraf: «İskit».
Heykeltraş Umurzak Shanov

Prof. Dr. İlhami Durmuş,

GÖKTÜRK QRUPU

LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN, OKUTUN, ARŞİVLEYİN…

LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUN, OKUTUN, ARŞİVLEYİN…
“Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor.

Herodot tarihi der ki;
M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga’yı) yenene kadar tüm Anadolu”ya Saka’lar hakimdi.
Saka’lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim…
Sümerlere( yani orta asyali Kengerler)
Turukku’ya, “Türk” Turku krallığına gidelim…

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya…. biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Iste, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna’larıyla o yöredeki köylülerin DNA’larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna’ları yüzde 97 uyumlu.

Örneğin;
Antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarından…
Burdur ve Isparta’da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.
Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi’nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna’sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigya’si da boyle Yazilitaşı da böyle,
Urartu’su da böyle Hitit’ i de boyle…
Eskiden Batılı Arkeolog”lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür…
buna bir örnek de Assos;
Assos”u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı….

Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle…
Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!
Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan “Türk Tarih Tezinin Ana Hatları” kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!…

Anadolu uygarlığını eski Yunan’ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!
Oysa Helenlerin bile 3/4’ü Ön-Türk çıktı.
Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.
Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?
Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza…

S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,
Sümerce’deki 950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular….
Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı….
o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı…
Anladınız sebebini de değil mi?…

Sonuç:

QBugün Hun/Macarlardan,
Almanlara, İtalyanlardan(Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol’a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında….
Hemen hepsi köklerini Azerbaycan’in Gobulistanına, Albania’sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya basladı…
çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı…)
Batı artık “Kara Atena” yı yazdı…
tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor….

Bu aslında iyi bir şeydir, ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz…
Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak… “

Asuman Atalaysun,

GÖKTÜRK QRUPU

Hurrilərlə Xürrəmilər arasında əlaqə varmı?

Anadolu’da Bir Türk Kavmi: Hurriler
Mezopotamya ‘da büyük bir imparatorluk vücuda getiren Sami kökenli Akkadların vesikalarından öğrenildiğine göre, M.Ö. 3. binyılın sonlarında Mardin merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Kuzey Mezopotamya ‘daki Musul ve Kerkük dolaylarında Hurriler adıyla anılan bir kavim oturuyordu.

Hurri dili üzerinde yapılan filolojik tetkikler,bu kavmin dilinin Asya kökenli dillerden olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca bu dilin, M.Ö. 9-6. yüzyıllar arasında Anadolu’nun doğusunda güçlü bir devlet kuran Urartu kavminin diline benzediği, bir başka deyişle M.Ö. 1. binyılda karşımıza çıkan Urartularla M.Ö. 3. binyıl Akkad metinlerinden tanıdığımız Hurrilerin akraba oldukları tespit edilmiştir.

Hurri-haritaDemek oluyor ki, M.Ö. 3. binyıl Anadolu kavimlerinden biri de, Güneydoğu Anadolu’da oturan ve daha sonraları Kuzey Mezopotamya ve Kuzey Suriye’ye kadar sirayet eden Hurrilerdi. Ancak, Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan arkeolojik kazılar ve yüzey araştırmaları neticesinde ele geçirilen buluntulardan, M.Ö. 6000-5000 yılları arasına tarihlenen Neolitik devir kültürü ile M.Ö. 5000-3000 yılları arasına yerleştirilen Kalkolitik devir kültürünün de Hurrilere ait olduğu anlaşılmıştır. Hatta, M.Ö. 3. binyıla tarihlenen Eski Tunç Çağı kültürü ile Kalkolitik ve Neolitik devir kültürleri arasında hiçbir kopukluğun olmadığı tespit edilmiştir. Bu da bize gösteriyor ki, arkeolojik buluntulara göre hüküm vermek gerekirse, Doğu Anadolu Bölgesindeki Hurri kültürünün kökleri, günümüzden 8000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bir başka ifade ile Proto-Türk kavimlerinden biri olarak kabul ettiğimiz Hurriler, Anadolu’nun en eski sahiplerinden biridir.

Yazılı belgelere göre, M.Ö. 3. binyılın 2. yarısından itibaren tarih sahnesine çıkan, fakat arkeolojik buluntulara göre, Doğu Anadolu Neolitik ve Kalkolitik kültürlerinin de sahibi olan Hurriler, M.Ö. 2. binyıl Ön Asya tarihinde de ônemli roller oynamışlardır.

Gerçekten, yazılı kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla, özellikle M.Ö. 18. yüzyıldan itibaren birtakım Hurri memleketlerinden söz edilmektedir. Bunlardan birisi, asıl Hurri devletinin bulunduğu bölgedir ki, burası Van Gölü ‘nden itibaren Kızılırmak ve Yeşilırmak‘ın Karadeniz’e döküldüğü yerlere kadar uzanan ülkedir.

Geniş manada Hurri ülkeleri sahası; kuzeyde Kafkaslardan güneyde Suriye ve Yukarı Mezopotamyaya, batıda Toroslardan doğuda Zağros dağlarının ötesindeki Urmiye Gölüne kadar uzanıyordu. Burası ôyle bir sahadır ki, sözü edilen devirde, arkeolojinin tespitine göre, Sümer ve Babil kültürü dışında tamamıyla yeni ve homojen bir yapı arz etmektedir. Ancak bu dağlık sahalarda henüz yeterli derecelerde araştırmalar yapılmamış olduğundan, yazılı belgeler çok azdır. Bununla beraber, M.Ö. 2. binyılın ilk yarısında Hurrilerin merkezi bölgesinin Van Gölü sahası olduğu anlaşılmaktadır.

M.Ö. 1950-1750 yılları arasına tarihlenen Kültepe Çağı ( Asur Ticaret Kolonileri Devri ) metinlerinde az miktarda Hurri şahıs isimlerine rastlanıldığı gibi, Orta Fırat Bölgesindeki Mari arşivinde de Hurca dini tabletler bulunmustur. Bu sonuncular, Hammurabi devrine ( M.Ö. 1728-1686 ) aittirler. Diclenin doğusunda, Kerkük yöresindeki Arrapha-Nuzi metinlerinde Hurri şahıs adlarına, Tel Açana ‘da ( Hatay bölgesi ) yapılan kazılarda da Hurri sanat eserlerine rastlanmıştır. M.Ö. 2. binyılın ortalarında Hitit vesikalarında “Kizzuwatna” olarak gösterilen Doğu Kilikya‘ da da (Çukurova ve Amik Ovası), Hurrilerin hakim bir rol oynadıkları anlaşılmaktadır.

Belgelerden öğrenildiğine göre, Eski Ön Asya ‘daki Hurri-Mitanni Devleti ‘nin sınırları doğuda Kerkük ‘ten batıda Akdenize kadar uzanmaktaydı. M.Ö. 1550-1350 yılları arasında Ön Asyanın en kudretli devletlerinden biri olan Hurri-Mitanni Devleti ‘nin başkenti, bugünkü Urfa-Ceylanpınarı ile idantifiye edilen Vaşşugani şehri idi.

Eski ve Orta Hitit devletleri zamanında ( M.1700-1450) Güneydoğu Anadoluda yer almış olan Hurriler, I. Hattuşili’nin batıya sefer yaptığı bir sırada başkent Hattuşaş dışında kalan bütün Hitit ülkesini işgal etmek suretiyle büyük bir askeri ve siyasi üstünlük göstermişlerdir. Fakat şunu belirtmek lazımdır ki, Hurrilerin kültürü, özellikle dini inançları, Hititleri çok etkilemiştir.

Hattuşaş kazılarında ortaya çıkarılan bazı dini metinlerin Hurri diliyle yazılmış oldukları görülmüştür. Hititler pekçok Hurri tanrısını benimseyip kabul ettikleri gibi, bazı Hitit kralları da Hititçe adlarının yanı sıra Hurrice isimler de almışlardır. Örneğin Hititler, Hurrilerin baştanrısı Teşup ve onun eşi Hepat ‘ın adlarını Hurri dilindeki biçimleriyle kullanıyorlardı. Hurri kökenli Kumarbi Efsanesi ve diğer birçok efsane ve destanlar, Hitit mitolojisi ve edebiyatına girerek, kültürel alanda geniş ve derin tesirler yapmıştır. Nitekim dini tesirler altında bir kısım Hitit kral ve kraliçelerinin Hurrice isimler taşımış olmaları, bu hususun en kuvvetli delilleri olsa gerektir.

M.Ö. 2. bin yılın ortalarında Hurri-Mitanni Devleti, Eski Ön Asya ‘nın en kuvvetli siyasi güçlerinden biri iken, şuppiluliuma ‘nın seferleriyle kudretini kaybederek, Hititlere bağlı ve Asur ‘a karşı tampon bir ülke haline getirilmiştir. M.Ö. 1200 lerde cereyan eden Ege Göçleri neticesinde ise hem Hitit İmparatorluğu, hem de Mitanni Devleti, tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Fakat bu, Hurrilerin etnik olarak Anadolu?dan tamamen silindiklerine işaret etmez. Tam tersine onlar, M.Ö. 1. binyılda Van Gölü ve civarında Urartular adıyla tekrar karşımıza çıkacaklardır.

Bu yazı Prof.Dr. Ekrem Memiş’in, Türkler Ansiklopedisi Cilt 1’de yayınlanan “Anadolu’da Türklerin Varlığı Tartışmaları” başlıklı makalesinden alınmıştır.

GÖKTÜRK QRUPU
Məlumatı hazıladı: Amina

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

O vaxt Tovuzun hərbi komissarı Felqan adlı şəxs idi

O vaxt Tovuzun hərbi komissarı Felqan adlı şəxs idi

Hüquq fakültəsinin bakalavr pilləsini qurtarıb magistraturaya qəbul oldum. Əyani magistrlərə arayış verilirdi ki, apar ver hərbi komissarlığa ki, hərbi xidmətdən möhlət verilsin. Mən də universitetdən arayışı alıb yollandım birbaşa Tovuza. O vaxt Tovuzun hərbi komissarı Felqan adlı şəxs idi. Komissarın qəbuluna baxan işçiyə arayışı verdim ki, hərbi komissara versin. Çünki, mənə dedilər ki, bu arayışa komissar özü baxmalıdır. Az sonra işçi otaqdan çıxıb dedi ki, komissar deyir ki, bu arayışın bizə heç bir dəxli yoxdur, hazırlaşsın hərbi xidmətə. Dedim ki, “ay başına dönüm, mənim arayışım qanunidir, hamı bu cür arayışla möhlət alır, necə yəni, hazırlaşın hərbi xidmətə?” İşçi dedi ki, mənlik deyil, komissarın qərarı belədir. Arayışı götürüb bu dəfə komissarın otağına özüm girdim. Salam verdim. Heç salamı almamış mənə dedi ki, “çıx çölə, sən kimsən ki, mənim otağıma girirsən”. Dedim “axı siz niyə arayışı qəbul etmirsiniz”. Felqan başladı çığırmağa ki, “sənə dedim çıx rədd ol bayıra”. Dedim ki, mən hüquq fakültəsinin tələbəsiyəm, mənimlə bu cür danışa bilməzsiniz. Elə bu sözü demişdim ki, bu qışqıraraq işçilərini çağırdı və dedi ki, bu oğlan məni təhqir etdi, dərhal həbs edin bunu. İki işçi dərhal mənə yaxınlaşıb qolumdan tutdular. Anormal bir vəziyyət yaranmışdı. Özümü itirdim ki, hərbi komissar necə adam tuta bilər ki? Güc verib bunun işçilərinin əlindən çıxdım və otaqdan qaçdım. Bunlar da başladı mənim ardımca qaçmağa. Özümü zorla hərbi komissarlığın binasından bayıra atdım. Arxadan hələ də Felqanın səsini eşidirdim: “tutun onu”. Ordan getdim Tovuz rayon prokuroru Tariyel Qurbanovun yanına. Başıma gələni ona danışdım. Yanımda zəng edib hərbi komissara ağzına gələni dedi. Dedi ki, bu rayonun prokuroru mənəm, sən kimsən ki, adam tutasan. Felqanın səsi batdı. Prokuror dedi ki, tələbənin arayışı məndədir, işçilərindən birini göndər götürsün. Mənə də dedi ki, çıx get narahat olma. Arayışı prokurora verib getdim. Bir də bilirsiniz Felqanın səsi nə zaman batdı? Mən Respublika Hərbi Prokurorluğunun Ağır Cinayətlərə dair işlər üzrə istintaq idarəsinin mühüm işlər üzrə böyük müstəntiqi idim və Felqan mənim qapımın ağzında gözləyəndə…

Müəllif və mənbə: Müşfiq ABBASOV

MÜŞFİQ ABBASOVUN DİGƏR YAZILARI

Mən 70 yaşındayam…

Özümə – 70 yaşımın astanasında

Bu gün payızın sərin nəfəsi üzümə toxunarkən anlayıram ki, mən artıq 70 yaşın zirvəsindəyəm. Elə bil həyatımın bütün rəngləri – sevincim, kədərim, ümidim, qırılmış kövrək arzularım, yenidən dirilən gücüm – hamısı bir araya toplanıb, bu böyük rəqəmin içində mənə baxır.

Mən payız günündə dünyaya gəlmişəm. Bəlkə də ona görədir ki, ruhum da payız kimi dərin, sakit, amma içində fırtınalar gizlədən bir aləmdir. Yarpaqlar necə bir gün solub tökülür, sonra yenidən yaşarırsa, mən də həyat boyu neçə dəfə sınmış, amma yenidən toparlanmışam. Hər qaranlıq gecədən sonra özümə bir işıq tapmışam – bəzən çox zəif, bəzən ümid kimi titrəyən, amma yenə də işıq…

Ağrılı-acılı günlərim az olmayıb. Bəzən elə anlar yaşadım ki, sanki dünya məndən üz döndərdi. Hər kəsin həyatına toxunacaq bir kədər olur – mənim də özümlə daşıdığım yaralarım var. Amma bütün o izlər, bütün o dərdlər məni əymədi. Əksinə, daha səbirli, daha güclü, daha çox anlayan bir insana çevirdilər. Hər dəfə içimdəki qadın ayağa qalxdı və “mən buradayam, davam edirəm” dedi.

70 yaş… Bu yalnız rəqəm deyil. Bu – mənim dözümümün sübutudur. Bu – mənim sevincimin, göz yaşımın, sevgi dolu xatirələrimin, qırılıb-yenidən qurduğum arzularımın xəritəsidir. Bu – həm yaşadığım, həm də yaşatmağı bacardığım bir ömrün möhürüdür.

Bu gün özümü təbrik edirəm. Bəli, illərlə özümü tənqid etdiyim, bəzən sevmədiyim, bəzən anlamadığım, bəzən isə gücünə heyran olduğum özümü…

Təbrik edirəm, çünki bu ağır yolları təkbaşına keçdim.
Təbrik edirəm, çünki qəlbim sınsa da, sevə bildim.
Təbrik edirəm, çünki susduğum anlarda belə içimdə bir fəryadla yaşamağa davam etdim.
Təbrik edirəm, çünki məğlub olmadım.

Bu gün özümə bir arzu tuturam: Qalan həyatım daha sakit olsun. Qoy həyatımın payızında yağışlar daha yüngül yağsın, küləklər daha isti essin. Qoy qəlbimin yorğunluğu azalsın, xatirələrim məni incitməkdən çox isitsin. Və qoy mən bundan sonra ancaq sağlam ömür yaşayım…

Özümü təbrik edirəm – hər yarama görə, hər gücümdən ötəri, hər yaşadığım günə görə.

Mən 70 yaşındayam…
Və bütün çətinliklərə baxmayaraq, hələ də varam, hələ də buradayam, hələ də yaşayıram. 24.11.2025 Bakı

Mənbə və müəllif: Şəmsiyyə Kərimova

Şəmsiyyə Kərimovanın yazıları

>>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

    XƏDİCƏ XANLARZADƏ YAZIR

    RƏNGLƏRİN SEHRİNDƏN YARANAN DƏRS
     
    Zəng vurulur… Şagirdlər bir-bir, iki-iki sinfə daxil olurlar və müəllimin gəlişini gözləyirlər. Gündəlikdəki cədvələ görə növbəti dərsimiz təsviri incəsənətdir. Budur, fənn müəllimi Baba Seyidzadə sinfə daxil olur.
    Müəllim mövzunu elan edir: “Misir piramidaları”. O, təsvir yaratmaq üçün əvvəlcə Misir haqqında ətraflı məlumat verir. O qədər maraqlı izah edir ki bütün sinif yoldaşlarımla birlikdə diqqətlə müəllimi dinləyir, bu vaxt xəyala dalırıq, sanki Misirdəyik, piramidalara tamaşa edirik…
    O, Misir, piramidalar haqqında elə bir hekayə danışır ki, xəyalımızda sinif otağının divarları yox olur, əvəzinə sanki sinfə səhranın qızmar istisi dolur, piramidalar ucalır, Nilin sərin küləyi üzümüzə dəyir, sanki tarixin içində gəzirik. Biz xəyala dalmış şagird yox, minilliklərin içindən keçən bir səyyah oluruq.
    Qəflətən düşüncələrimizdən ayrılıb yenidən müəllimi dinləməyə davam edirik.
    Müəllim maraqla izah edir: Bəlkə indi lövhədə ehramların sirlərini açacaq? Sanki müəllimin əlinə keçən hər karandas tarixlə rəngin əl-ələ verdiyi bir möcüzəyə çevrilir.
    Səbirsizlənirik ki, müəllimimiz Misir piramidalarının şəklini lövhədə çəksin, bizə də şəklin çəkilmə ardıcıllığını izah etsin ki biz şagirdlər onun tarix deyil, təsviri incəsənət müəllimi olduğunu dəqiqləşdirək.
    Və beləcə zaman keçdikcə bütün sinif Baba müəllimin dərs metoduna alışdıq. Başa düşdük ki, o təsvir olunan şəklin izahı zamanı maraq yaratmaq üçün digər fənlərə inteqrasiya edəcək və bununla da mövzu daha maraqlı və yaddaqalan olacaq.
    Budur, müəllim şəklin çəkilmə ardıcıllığını izah edib bitirdikdən sonra şagirdlər lövhədə görünən rəsmi çəkməyə başlayırlar.
    Masamızın üstündə düzülmüş rəsm ləvazimatları elə bil nağıl qəhrəmanları kimi sıraya düzülüblər — yağlı boyaların sakit parıltısı, rəngli karandaşların zərif cizgiləri, albomun bəyaz səhifələri, xətkeşin iti dəqiqliyi – hər şey yaratmaq üçündür. Hər şey bizim içimizdəki balaca rəssamı oyatmaq üçündür.
    Təsviri incəsənət dərsimizdə sinifdə qəribə bir səssizlik olur, bu sükutda yaradıcılığın səsi gizlənib. Hər kəs rənglədiyi rəsmə öz balaca dünyasını çəkir. Və albom kağızlarında möcüzə baş verir: kiçik əllərdən böyük sənət doğulur. Rəsmlərimiz sanki Misir günəşində yanıb bişmiş daş kimi parıldayır.
    Dərsin ortasında bir aforizm yadıma düşür: “Pis fənn yoxdur, fənni sevdirən müəllim var”. Bu cümləni xatırlayıb başa düşürəm ki, Baba müəllimin tədris etdiyi bu fənnin sehrindən pay alan sinif yoldaşlarım arasında gələcəyin rəssamları, müəllimləri, dizaynerləri yetişəcək. Ümumiyyətlə, mən təhsil aldığım 207 nömrəli məktəbdə bizə dərs deyən bütün müəllimlər — başda sinif rəhbərimiz Məhluqə Əmənova olmaqla tədris etdikləri fənləri bizə sevdirirlər. Baba müəllim də həmin müəllimlərdəndir. Onun dərsində albomun bəyaz səhifələri yeni nağıllar gözləyən uşaqların rəngli dünyasına boyanır. Hər dərs bir sərgi, hər rəsmdə bir hekayə yaranır: Xədicə Xanlarzadə, Humay Şıxməmmədli, Hümeyra Ağayeva, Nicat Seyidəliyev, Yəhya Əmirxanlı, Adilə Məlikova, Ayan Məmmədova, Banu Əliyeva, Rəsul Zeynallı, Kənan Quluzadə, Ləman Nuriyeva, Sevda Zərbiyeva, Leyla Fərzəliyeva, Hüsniyyə Nəsirli, Sara Mustafazadə və s. sinif şagirdlərinin hamısı fırçalarını sanki sehrli çubuq kimi işlədərək möcüzələr yaradır.
    Və mən düşünürəm:
    Əgər bir müəllim rəngləri bu qədər danışdıra bilirsə, demək ki, incəsənət heç vaxt susmayacaq!

    Xədicə XANLARZADƏ,

    207 nömrəli məktəbin şagirdi

    XƏDİCƏ XANLARZADƏNİN YAZILARI

    MƏKTƏBLİNİN YARADICILIQ GUŞƏSİ

    ZAUR USTAC – QƏLƏMDAR – 3

    ZAUR USTAC – “QƏLƏMDAR – 3” PDF:  Qələmdar-3


    SƏDULLA ŞİRİNOVUN KİTABLARI
    :

    1. Sədulla Şirinov “Sönməyən qisas” pdf
    2. Sədulla Şirinov “Gecikmiş etiraf” pdf
    3. Sədulla Şirinov “Zamanın pəncərəsindən baxanda” pdf
    4. Sədulla Şirinov “Heç nə olmazdan çox şey olurmuş” pdf
    5. Sədulla Şirinov “Qudalar” pdf

    Məlumatı hazırladı: Günnur Ağayeva


    >>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

    Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

    “ƏDƏBİ OVQAT” JURNALI PDF

    “YAZARLAR”  JURNALI PDF

    “ULDUZ” JURNALI PDF

    “XƏZAN”JURNALI PDF

    WWW.KİTABEVİM.AZ

    YAZARLAR.AZ

    ===============================================

    <<<< WWW.YAZARLAR.AZ və  WWW.USTAC.AZ >>>> 

    Əlaqə: Tel: (+994) 70-390-39-93   E-mail: zauryazar@mail.ru

    HƏCƏR ATAKİŞİYEVA – ƏBDÜRRƏHİM BƏY HAQVERDİYEV -155

    HƏCƏR ATAKİŞİYEVA – “ƏBDÜRRƏHİM BƏY HAQVERDİYEV -155” – PDF: ab-haq-155-cap



    SƏDULLA ŞİRİNOVUN KİTABLARI
    :

    1. Sədulla Şirinov “Sönməyən qisas” pdf
    2. Sədulla Şirinov “Gecikmiş etiraf” pdf
    3. Sədulla Şirinov “Zamanın pəncərəsindən baxanda” pdf
    4. Sədulla Şirinov “Heç nə olmazdan çox şey olurmuş” pdf
    5. Sədulla Şirinov “Qudalar” pdf

    Məlumatı hazırladı: Günnur Ağayeva


    >>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

    Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

    “ƏDƏBİ OVQAT” JURNALI PDF

    “YAZARLAR”  JURNALI PDF

    “ULDUZ” JURNALI PDF

    “XƏZAN”JURNALI PDF

    WWW.KİTABEVİM.AZ

    YAZARLAR.AZ

    ===============================================

    <<<< WWW.YAZARLAR.AZ və  WWW.USTAC.AZ >>>> 

    Əlaqə: Tel: (+994) 70-390-39-93   E-mail: zauryazar@mail.ru

    Zaur Ustacın yazılarında sözün məsuliyyəti və gücü

    Zaur Ustacın yazılarında sözün məsuliyyəti və gücü

    (“Qələmdar – 3 kitabına ön söz)

    Azərbaycan ədəbi mühitində öz imzası və öz nəfəsi olan Zaur Ustac təkcə şair, yazıçı, nasir kimi deyil, həm də publisist kimi diqqəti cəlb edən qələm sahiblərindəndir. Onun publisistik məqalələri müasir dövrün ağrılarına, ictimai həyatın ritminə, milli kimlik və vətəndaşlıq duyğusuna xüsusi bir həssaslıqla toxunur. O, eyni zamanda klassiklərin və öz müasirlərinin yaradıcılıqları barədə də məqalələrlə tez-tez mətbuatda çıxış edir. Zaur Ustac yazının enerjisini yalnız poetik duyğulardan deyil, həyatın gerçək nəbzindən alır. Bu səbəbdən onun publisistik yazıları həm sənəd, həm düşüncə, həm də çağırış xarakteri daşıyır.

    Zaur Ustacın məqalələrinin başlıca özəlliyi – həyatla birbaşa təmasdır. O, hadisələri uzaqdan müşahidə edən publisist deyil; əksinə, gördüyünü, yaşadığını, duyduğunu dərhal sözün içində əridir. Cəmiyyətin sosial problemlərindən tutmuş milli-mənəvi dəyərlərin qorunmasına, Qarabağ həqiqətlərindən tutmuş müasir insanın psixoloji durumuna qədər geniş bir sahəni əhatə edir. Onun məqalələrində oxucu daim “hərarət” hiss edir – sanki yazı bu gün yazılıb, bu gün yaşanır və bu gün də oxucuya təsir edir.

    Zaur Ustacın publisistik üslubunun özünəməxsus tərəflərindən biri də dilinin aydınlığı və əlçatanlığıdır. O, mürəkkəb ictimai-siyasi məsələləri belə sadə və konkret şəkildə ifadə edir. Bəzi məqalələrində poeziya nəfəsi, digərlərində hekayə üslubu, üçüncüsündə isə sanki tribunadan səslənən nitq tərzi duyulur. Bu üslub müxtəlifliyi müəllifin həm sözə hakimliyindən, həm də oxucu ilə yaxın olmaq niyyətindən doğur.

    Zaur Ustacın məqalələrində əsas xətt – milli mövqedir. O, Azərbaycan tarixinin ağır dönəmlərini, Qarabağ savaşının dərdlərini, şəhidlik zirvəsinin müqəddəsliyini, Vətən sevgisinin gücünü ardıcıl şəkildə qabardır. Yazılarında milli kimliyi yalnız bir anlayış kimi deyil, gündəlik həyatın formalaşdırıcı elementi kimi təqdim edir. Bu səbəbdən Zaur Ustac publisistikası həm maarifləndirici, həm ruhlandırıcı, həm də vətəndaş mövqeyi ortaya qoyan bir publisistikadır.

    Zaur Ustacın 50-69-cu yazılarının toplandığı “Qələmdar – 3” (sizə bir sirr açım ki, müəllifin “Qələmdar -4” məqalələr toplusu da artıq çapa hazırdır) adlı kitabına ön söz kimi yazdığım bu yazımda adı çəkilən kitabda 51-ci yazı kimi yer almış İmadəddin Nəsimi haqqında olan yazısını və 69-cu yazı kimi yer alan gənc bəstəkar Vəfa Bağırzadə haqqında olan yazını qeyd etmək istəyirəm. Zaur Ustacın bu kitabda da hərb mövzulu yazılara aid bir yazısı yer alıb.

    Məqalələrdə tez-tez müəllifin öz müşahidələri, şəxsi həyat təəssüratları yer alır. Amma Zaur Ustac bu müşahidələri yalnız şəxsi təcrübə kimi vermir – onları ümumi fikrə, geniş nəticələrə çevirir. Bir insanın yaşadığı bir məqamdan bütöv bir xalqın obrazını yaratmaq bacarığı Zaur Ustac publisistikasının əsas cazibə nöqtələrindən biridir.

    Zaur Ustac yalnız hadisələri təsvir etmir, həm də oxucuya bir mesaj, bir düşüncə, bir istiqamət verir. Bu çağırış bəzən açıq şəkildə – “bunu etməliyik”, “vətənə xidmət hər kəsin borcudur”, “milli dəyərlər unudulmamalıdır” formasında olur. Bəzən isə daha yumşaq, bədii və simvolik şəkildə verilir. Elə məhz bu iki yanaşmanın harmoniyası onun publisistikasını həm effektli, həm də oxunaqlı edir.

    Zaur Ustacın publisistik məqalələri Azərbaycan publisistikasının müasir xəttində özünəməxsus bir cığır açır. Bu məqalələr həm dövrün aynasıdır, həm xalqın düşüncəsinin ifadəsi, həm də bir qələm sahibinin öz xalqına, Vətəninə sevgisinin yazılı izləridir. O, sözün məsuliyyətini dərk edən, yazını cəmiyyətə xidmət vasitəsi kimi görən publisistdir.

    Onun məqalələrini oxuyan hər kəs həm məlumatlanır, həm düşünür, həm də ruhlanır. Bu isə həqiqi publisistikanın başlıca məqsədidir.

    İnanırıq ki, “Qələmdar -3” də bu silsilədən olan əvvəlki kitablar kimi geniş oxucu kütləsinin rəğbətini qazanacaq. Təbrik edirik, Zaur Ustac!

    Müəllif: Hacıxanım Aida

    kitabşünas-biblioqraf

    HACIXANIM AİDANIN YAZILARI

    ZAUR USTACIN YAZILARI

    GÜNNUR AĞAYEVANIN DİGƏR YAZILARI

    HƏCƏR ATAKİŞİYEVANIN YAZILARI

    ƏBDÜRRƏHİM BƏY ƏSƏD BƏY OĞLU HAQVERDİYEV

    ƏBDÜRRƏHİM BƏY HAQVЕRDİYЕV

    ƏBDÜRRƏHİM BƏY HAQVЕRDİYЕV – 155

    Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana

    İnsan kitabla insan olur

    İnsan kitabla insan olur

    İnsanın həyatında elə bir həqiqət var ki, onu hamı hiss edir, amma hamı dərk etmir: İnsan kitabla insan olur. Çünki kitab sadəcə kağız yığını deyil insanlığın yaddaşı, bəşəriyyətin şüuru, bir millətin ruhu, bir fərdin gerçək kimliyidir. Kitabsız yaşamaq isə, əslində, “yaşamaq” deyil var olmağın ən xam, ən natamam formasıdır. Fəlsəfə deyir ki, insanın içində iki dünya var: gördüyü dünya və anladığı dünya. Kitab birincini ikincisinə çevirən alətdir. Platon “mağara” alleqoriyasında insanları divara düşən kölgələrlə aldadılan məxluqlar kimi təsvir edirdi. Onların həqiqəti görməsi üçün ilk şərt oxumaq, öyrənmək, təfəkkür etməkdir. Kitab insanı mağaradan çıxaran işıqdır.Kitabsız insan dünya hadisələrini görür, amma ərinə bilmir.

    Görür ki, cəmiyyət çalxalanır – səbəbini anlamır.
    Görür ki, insanlar dəyişir – kökünü anlamır.
    Görür ki, həyat çətindir – məntiqini anlamır.
    Yəni görüntü var, amma təfəkkür yoxdur.

    Filosofların dediyi kimi: Oxumayan beynin gözü açıq, amma şüuru qaranlıqdır. Kitab insana “Niyə?” sualını verir. Bu sual isə insanı yuxudan oyadır. Oxumayan adam sualsız yaşadığı üçün, əslində, başqasının həyatını yaşayır öz həyatını yox. Psixologiyada bir qanun var: “İnsanın şəxsiyyəti onun oxuduqlarının toplamıdır.” Kitab oxumaq beynin strukturunu dəyişdirir. Bu sadəcə metafora deyil neyroelm bunu sübut edib: Oxu zamanı beynin 7 əsas neyron mərkəzi eyni anda aktivləşir. Bu aktivləşmə insanın qərarvermə, yaddaş, empatiya və emosional dayanıqlıq funksiyalarını gücləndirir. Müntəzəm oxuyan insanların streslə mübarizə qabiliyyəti 68% daha yüksəkdir. Yəni kitab ruhu sakitləşdirir deyəndə bu yalnız ədəbi söz deyil elmi faktdır. Kitabsız insanın psixologiyası çox vaxt: dar olur, çünki yeni perspektiv görmür; qırılgan olur, çünki daxili dayağı yoxdur; emosional olur, çünki analitik düşüncə inkişaf etmir; aqressiv olur, çünki empatiya zəifdir; manevr qabiliyyəti aşağı olur, çünki müəyyən situasiyalar üçün təcrübə bazası yox dərəcəsindədir. Kitab oxuyan insan isə sən demə, təkcə başqalarının taleyini oxumur özünün potensial versiyalarını oxuyur. Hər roman, hər qəhrəman, hər faciə ona: “Bu vəziyyətdə sən nə edərdin?” deyə sual verir. Bu isə xarakteri formalaşdırır. Tarix bir həqiqəti dəfələrlə sübut edib: Millətləri güclü edən ordu deyil, iqtisadiyyat deyil, torpaq deyil. Millətlərin gücü kitabdan başlayır.

    8-10 əsrlərdə müsəlman alimlərinin yaratdığı sivilizasiya məhz kitab mədəniyyəti üzərində quruldu.
    Bagdadda “Beytül-Hikmə” ildə minlərlə kitab tərcümə edirdi. İbn Sina 450-dən çox kitab yazdı. Bəlxililər, Əl-Biruni, Əl-Xarəzmi hamısı kitab insanıdır. Həmin dövrdə Avropa qaranlıqda idi. Baxın sivilizasiyanı kim idar edirdi? kitabı olan tərəf. Avropa Renessansı da kitabın kütləvi çapı ilə başladı. Gutenberqin çap maşını Avropanı “karanlıqdan” çıxardı. 800 illik kilsə senzurasını kitab sındırdı. 1868-ci ildən sonra Yaponiya 30 ildə imperiya oldu. Necə? Çünki hökumət ölkəyə 2,5 milyon kitab gətirdi və bütün əhali oxumağı öyrəndi. Mirzə Fətəli, Zərdabi, Cəlil Məmmədquluzadə, Sabir hamısının mübarizəsi nə idi? “Oxu! Söz işıqdır!” Çünki maarifçilər bilirdilər ki, kitabı olmayan millət kor bir gəmi kimidir ümidlərlə üzür, amma istiqaməti yoxdur. Səmavi dinlərin hamısında bir həqiqət var: Allah sözlə danışır, kitabla tanıdır, hikmətlə yönləndirir. İlk əmri xatırla: “İqra!” – “Oxu!”. Deməli dinin də başlanğıcı kitabdır. Niyə? Çünki kitab yalnız məlumat vermir insanı dəyişdirir. Peyğəmbərlərin işi nə idi?, Milləti dəyişdirmək?, Dünyanı islah etmək?, Əxlaqı möhkəmləndirmək?, Bütün bunların aləti nə idi? KİTAB. Deməli kitabı olmayan insan təkcə dünyasını yox, axirətini də qaranlıqda qoyur.

    Kitabsız insan: Gözü var amma görünəni görür, görünməyəni yox. Qulağı var amma səsi eşidir, hikməti yox. Dili var amma danışır, dərk etmir. Beyni var amma düşünmür, reaksiya verir. Ruhu var amma susuz bir çiçək kimidir

    Kitab insana: Düşünmə gücü verir fəlsəfi qat. Daxili güc və empatiya verir psixoloji qat. Mədəniyyətin yaddaşını verir tarixi qat. Mənanın özünü verir dini qat

    Kitabsız yaşamaq kor olmaqdır, çünki həyatın işığını görməyəcəksən. Kitabsız yaşamaq kar olmaqdır, çünki min illərin səsini eşitməyəcəksən. Kitabsız yaşamaq dilsiz olmaqdır, çünki dünyaya deyəcək sözün olmayacaq. Kitab oxumaq isə insanın özünü yenidən yaratmasıdır.

    Mənbə və müəllif: Həsən Nağıyev

    Həsən Nağıyevin digər yazıları

    >>>> ƏN ÇOX OXUNAN HEKAYƏ <<<<

    Mustafa Müseyiboğlu adına kitabxana